Adem’in Yaratılışı 1

Büyük bir sarsıntı ile uyandım. Hemen olduğum yerde doğruldum. Paniklemiş bir şekilde etrafıma bakıyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yanımda yatan Amaia’ya baktım. Karanlık odaya sızan ışık Amaia’nın yüz hatlarını belli ediyordu. Gözlerinin kapalı olması her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu.İşlerin yoğunluğu beni etkiliyordu. Beynim yavaş yavaş kendine gelirken evrakları, belgeleri, sonu gelmez sayıları beraberinde getiriyordu. Başımı geri yasladım. Odanın içerisine boş boş bakıyordum. Amaia’ya daha söylememiştim ancak sonraki hafta işten ayrılmayı planlıyordum. Amaia’ya zaman ayırmakta güçlük çekiyordum. O kadar fazla işle meşgul oluyordum ki günün geri kalanında sayılar peşimi bırakmıyordu. Sıkılmış ve bunalmıştım.İşi bıraktığım zaman ne yapacağım konusunda kararsızdım. Aklıma ilk gelen seçenek; koşulları daha iyi olan bir şirkette mesleğimi devam ettirmekti. İş yoğunluğundan kurtulmuş olacaktım ama mutluluğumu satmaya devam edecektim. Daha güneş bile doğmamışken gözlerimi açacak ve yataktan kalkacaktım. Üzerime geçirdiğim gömlek ve ceketten sonra kravatımı takacaktım. Bu benim tasmamdı.Ben böyle olmasını istemiyordum.1Amaia’ya baktım. Tatlı uykusuna devam ediyordu. Bir diğer seçenek ise; sonu gelmez karanlık bir yoldu. Her şeyi geride bırakacak ve sıfırdan inşa edecektim. Beraberinde binlerce soru geliyordu. Başarabilecek miydim? Mutlu olabilecek miydim? Buna değer miydi…Yıllar önce elimden kalemi düşürmezdim. Bulduğum her fırsatta bir şeyler yazardım. Bunları başkasına gösterdiğimde güzel yorumlar benim ile olurdu. Beni mutlu eden buydu. Yazmaya daha sıkı sarılmaya başladım. Yazılarımı okuyanlar güzel olduğunu söylemeye devam ediyordu. Yazmaya devam ettikçe gerçeklerin farkına vardım. Herkes yazdıklarımı beğenmiyordu, beğenmek zorunda da değildi. Olgunluk ile bu gerçeği kabul ettim ama bir şeyi kabul edemiyordum. Yazdıklarım hiçbir şekilde ailemin umurunda değildi. Yıllar önce yazmayı bu şekilde bıraktım.Usulca yatağıma yerleşme başladım. Başımı yastığa koydum ve battaniyeyi üzerime çektim. Gözlerimi kapatmadan önce son gördüğüm Amaia’ydı. Yarın işten sonra bu konu hakkında onunla kesinlikle konuşacaktım.Büyük bir sarsıntı ile uyandım. Uykumdan bir kez daha… Sallanamaya devam ediyordum. Panik ile gözlerimi açtım. Duvarların titrediğini görmem ile büyük bir dehşete kapıldım. Kalbim yerinde duramıyor, göğüs kafesimi parçalıyordu. Birazdan duvarlar ayaklanıp üzerime yürüyecekti. Duvarların titreyişine teker teker gürültülü sesler eşlik etti. Çerçeveler asılı oldukları yerden kurtuluyor, şifonyerin üzerindeki parfümler, makyaj malzemeleri ve diğer ürünler sırası ile yere düşüyordu. Gardırobun çekmeceleri açılıp kapanarak gürültüye gürültü katıyordu. Bunca dehşet ve panik beynimi uyarıyordu. Uyanalı saniyeler olmuştu ama zihnim harıl harıl çalışmaya başlamıştı. Bir an önce yataktan kalkıp evi terk etmeliydim.Birkaç aracın kornası aralıksız çaldığı sırada sallanan yatakta doğrulmaya çalışıyordum. O vakit hayatımın en korkunç sesini duydum. Bu sesi hayatımın daha öncesinde de duymuştum. Buzulları 2anlatan belgeseller ya da buzullarda geçen filmlerde. Büyük buz parçaları, buz adalarından ayrılırken yarıklar oluşturuyordu. Yarıkların boyutu her seferinde birbirinden farklı oluyordu ama o ses hiçbir zaman değişmiyordu. Bir saniyeliğine tüm sesleri bastırdı. Tavanda boylu boyunca gördüğüm yarığa bakıyordum.Evi terk edecek bir zamanım yoktu. Düşünmeye bile bir zamanım yoktu. Hemen kendimi yere atıp yatağın yanına sığındım. Büyük bir hengame koptu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Tek yaptığım tanrıya yalvarmaktı.Sol ayağımda hissettiğim inanılmaz acı, beynimi zonklatıyordu. Hayatımda daha önce hissetmediğim bir acıydı bu. Beynim her zonkladığında acıyı taşıyamayarak patlayacak gibi oluyordu. Acıya karşı verilen en doğal refleks bağırmaktı. Böyle bir acı, insanı avazı çıktığı kadar bağırmasına yeterli olurdu ancak korkunun tüm bedenimi sardığı zaman sesim çıkmadı. Yüzümü ekşitmiş, dişlerimi sıkıyordum.Her şey göz açık kapayıncaya kadar geçen sürede olmuştu. Artık etrafta hiçbir ses duymuyordum. Canım yanıyor ve nefes almakta zorlanıyordum. Havaya karışan toz taneleri, doğruca ciğerlerime doluyordu. Gecikmeden öksürmeye başladım. Bir nefes alıyor, iki öksürüyordum. Kıyafetimin yakasını burnumun üzerine çektim. Daha iyi nefes alabiliyordum ama tüm tozu kesmiyordu. Öksürüklerim devam ederken dişlerimin arasında toz tanelerini çiğniyordum. Ciğerlerim biraz olsun toz tanelerinden kurtulunca düşünme fırsatı yakaladım.Duvarların altında bir tek ben yatmıyordum!“Ama-ia, beni duyu” -Boğazıma kaçan tozlardan öksürmeme engel olamadım. “Beni duyuyor musun? Amaia!”Sesime karşılık Amaia’nın sesini duymuyordum. Aklıma gelen tek seçenek vardı. Amaia dakikalar önce huzur içinde yatıyordu. Sadece dakikalar önceydi. Onun o güzel gözlerine bir kez daha bakmak istiyordum. Ömrüm içerinde Amaia ile çok geç tanışmıştım. Onun 3üzerinde yere uzanan beyaz bir elbise, benim üzerimde ise siyah takım bir elbise vardı. Tüm seyirciler birazdan olacaklara şahitlik edecekti. Ve her şey ‘Evet!’ ile başladı, şimdi böyle mi bitecekti?“Amaia, Amaia! Lütfen, kimse yok mu? Sesimi duyan kimse…Bir kişi, lütfen”…Beni karşılayan yalnızca sessizlikti. Canlı canlı gömülmüştüm. Burada olduğumu bilen bir kişi, bir ses dahi yoktu. Gözlerim dolmaya başladı. Tüm gerçeklerin farkındaydım. Kalbim sızlıyordu. Amaia’nın ölümüne sevindiğim için. Tanrı hızlıca yanına almıştı onu. Karanlığın içerinde acı ile uzanıyordum. Düşüncelerim ile baş başaydım. Yakın zamanda bende Amaia’nın yanında olacaktım. Bu küçücük yerde insan, zamanı hesaplayamıyordu. Ne zamandır düşüncelerim ile beraberdim? Zaman göreceli değil miydi? Karanlığın ve düşüncelerimin arasında dakikalar saatlere dönüşüyordu. Uzandığım yerde biraz kımıldayınca acı tekrar beynimi zonklattı. Dişlerimi olabildiğince sıkıp acıya direndim. Durumun ne kadar kötü olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Yavaşça etrafımı kontrol etmeye başladım. Ellerimi yukarıya kaldırdım. Göğsümden yirmi ya da otuz santimetre yukarıda bacaklarıma eğimli bir duvar vardı. Ellerimi dikkatlice üzerinde gezdiriyordum. Pürüzsüz ve tek parçaydı. Duvar sağımda bitişik olduğum yatağı eziyordu. Solum eğimli duvarın arasında kalan dört beş santimetre boşlukta sağ ayağımı kımıldatabiliyorum. Sol bacağım ise duvarın altında kalmıştı. Duvarı biraz daha yokladığım zaman sol tarafa uzandığını fark ettim ama parmaklarım duvarın sonuna yetişmiyordu.Amaia’nın yanında boylu boyunca yatıyordum. Ben yaşıyordum, o ise orada… Her şeyden öte bir soru kalıyordu. Neden kurtulmuştum?Nefes almak biraz daha kolaylaşmıştı. Karanlığın içerinde o kadar fazla düşüncelerim ile kalmıştım ki gerçeği sorgulamaya 4başladım. Bir rüya gibiydi. Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayırmakta güçlük çekiyordum. Zifiri karanlığın içerindeydim. Her şey büyük bir boşluktan ibaretti. Bu beden, bu duvar, Amaia… Gerçek neydi? Uyanmak istiyordum. Uyanıp Amaia’yı görmek istiyordum. Onun her şeyin yolunda olduğunu söylemesini istiyordum. Ve bekledim, uyanmayı bekledim. Duyduğum bir şey vardı. Koca sessizliğin ta kendisiydi.Haftalardır buradaydım.Günlerdir düşünüyordum.Saatlerdir hissediyordum.Dakikalar önce doğmuştum.Geriye alacağım iki nefesten başka bir şey kalmamıştı. Gözlerimi kapattım. Ne kadar daha dayanabilirdim bilmiyordum. Uyku bastırıyordu ve üşüyordum. Benim mezarım hazırdı.Bir ses…Bir ses daha…Bir adım sesi daha…Uykulu gözlerimi karanlığa açtım. Duvarın hemen ötesinde birileri yürüyor, fısıldaşıyordu. İçimdeki ses bir şeylerin yanlış olduğunu haykırıyordu ama uyuşmuş beynim neyin yanlış olduğunu ayırt edemiyordu.“Buradayım! Buradayım, yardım edin!”Adım sesleri kesildi ve birden bire her yeri taş delici makinenin gürültüsü kapladı. Makinenin sesi çevremde yankılanıyor, nereden geldiğini anlamıyordum. Kısa bir süre sonra solumda uzanan boşluğun ilerinde diğer seslere nazaran daha tok bir ses fark ettim. Sonunda kurtuluyordum. 5Amaia… Tanrının planlarını asla bilemeyeceğiz.Makinenin sesi teklemeye başladığında çatlaklardan sızan beyaz ışığı gördüm. Makinenin tamamen durduğunda ise insanın zar zor sığabileceği bir deliğe bakıyordum. Güçlü beyaz ışık gözlerimi doldururken bir el uzandı bana. Hiç düşünmeden sol elimi uzattım.Parmaklarımız birbirine değmek üzere iken… Her şeyin öncesine gittim. Büyük patlamanın bile öncesine. Ve sonra doğdum.İlk gördüğüm annemin yüzüydü. Yıllar üzerinden geçse de asla unutulmayacak bir yüzdü. Beni kollarının arasına aldı. Gözlerimin içine bakıyordu. Ansızın her şeyden öte bir gülümseme gördüm. Bir melek olmalıydı karşımdaki…Dünyam bir odadan ibret değildi artık. Oyun parkına gidiyor ve yeni arkadaşlar ediniyordum. Hayatımın en iyi zamanlarıydı kesinlikle. Tüm dünyanın avuçlarımın arasında olduğuna inanıyordum. Gün boyu arkadaşlarım ile oynardım. Tek engel hayal gücümüzdü.Boynuma bağladığım sofra bezi benim için bir pelerin olur, hemen süper kahramana dönüşürdüm. Sırtıma geçirdiğim çanta, elime aldığım oyuncak silah hayalet avcısı olmama yeterdi. Herhangi bir tahta çubuk, beni bir şövalye yapardı. Bir şövalyenin her macerası birbirinden eşsizdi. Bir gün kralın huzurundaydım, bir gün dünyanın öbür ucuna giderdim, bir gün ise kuleye hapsedilmiş prensesi ejderhanın ellerinden kurtarırdım. Ben bir süper kahramandım. Ben bir hayalet avcısıydım. Ben bir şövalyeydim. Ben her ne olmak istersem oydum…Birinci sınıfta kağıt ve kalem ile tanıştım. Başlangıçta her şey çok korkunç görünüyordu. Sonra harflerin varlığını öğrendim. Tüm korkularımı geride bıraktım. ‘A’yı her şeyin başlangıcı zannederdim, ta ki ‘Z’ ile tanışana kadar. Tüm bu harfler bir araya gelerek dünyayı oluşturuyordu. Dünyamı oluşturuyordu…6Yıllar birbirini kovalıyordu. Her yeni yıl, yeni bir sınıfa geçiyordum. Birincisi sınıftan sonra okul çok sıkıcı bir yer oldu. Okul denilen yere hapsedilmiştim. Kafamda oluşturduğum dünya ile gerçek dünyanın çok farklı olduğunun farkına vardım. Her seferinde ders notlarımın iyi olmasını tembih ediyorlardı. Tüm gerekçeleri on yıl sonra yapacağım meslekti. Ben sevdiğim şeyi yapmak istiyordum. Büyükler her zaman bilirdi, her zaman beni düşünürdü…Bu sıkıcı, yalnızca paranın konuşulduğu dünyada kararımı vermiştim. Bir süper kahraman ya da şövalye olamayacaktım ama bir yazar olabilirdim. Gerçek hayatta kağıdın ve kalemin yardımı ile hala mümkündü. Tüm dünyalarda insanların kurtarabilir, tüm ejderhaları alt edebilirdim. On yıl sonra değil, bir ömür yapmak istediğim şey yazmaktı…Hayatımın ikinci büyük şokunu lisenin ortalarında yaşadım. Meleklerden öte annemin, beni her zaman destekleyeceğine inanırdım. Bir kez daha yanılmıştım. Yazar olmak istediğimi söylediğim zaman ‘Yazarlık sana para kazandırmaz.’dedi. Ben yalnızca yazmayı seviyordum. Onlara karşı çıkacak kadar akıllı ve olgun değildim. İnandım söylediklerine. Bir daha yazmamak üzere kalemi bıraktım…Şehir dışında fena olmayan bir üniversite kazanmayı başardım. Daha rahat bir hayatım vardı. Kimse bana ders çalış demiyordu. Arkadaşlarım ile eğleniyor, bir partiden diğer partiye gidiyordum. Bir gün partinin birinde karşıma çıkan kıza aşık oldum. Bir bardak ile başladı. Saatlerce sohbet ettik. Gecenin ilerleyen saatlerinde evine geçtik. Dünyalar benim olmuştu. Bu günlerin uzun sürmeyeceğini biliyordum. Derslerim üst üste yığılmış, üniversiteyi uzatmıştım. Beni büyük bir endişe kapladı. Üniversiteyi bitiremezsem eğer… Arkadaşlarım her aradığında onları reddediyordum. Eğlencenin yerini sayılar alıyordu…Sonunda üniversiteyi bitirmeyi başardım. Mezuniyet töreninde birkaç fotoğraf çekildik. En son elime bir diploma sıkıştırdılar. Özel bir kağıttı. Üzeri altın rengi işlemeli yazılarla süslüydü. Kağıdın 7üzerinde benim adım, üniversitenin adı, kazandığım bölümün adı ve bir imza vardı. Üniversiteyi kazandığıma dair bir kanıttı…Çok geçmeden bir şirkette işe girdim. Artık hayatım için gerekli parayı kazanıyordum. Ailem mutluydu. Patronun mutluydu. Bende mutluydum rolü yapıyordum. Ne uğrunaydı tüm bunlar? Soru sormak benim yararıma olmuyordu. Üstüne üstlük her şeyi daha da mahvediyordu. Günler günleri kovalarken bu döngüye alışmış, soru sormayı bırakmıştım. Bazı akşamlar eve gitmeden önce bira gidiyor ve kafa dağıtıyordum. Bara gitmek en büyük eğlencelerimden biriydi. Zaman içerisinde şirketin gözüne girmeyi başardım. Terfi almam da uzun sürmedi. Daha fazla kazanıyor, daha fazla çalışıyordum. Tek eğlencem olan bara gitmek için bile zaman bulamaz oldum…Ömrün yarısının otuz olduğunu söylerlerdi. Bugün otuz yaşıma girdim…Bir güne daha uyandım. İşe gitmek için onlarca sebebim varken içimden bir ses aksini söylüyordu. Hayatımda beni heyecanlandıran bir şey dahi yoktu. Evden çıktım ve arabama bindim. Bu şehirden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Arabayı tren garına sürdüm. Hareket edecek ilk trene biletimi aldım…“Merhaba.”Başımı kaldırdığım sırada bir kadının bana baktığını gördüm. “Pardon?”Kadın nazikçe gülümsedi. “Sadece merhaba dedim.”“Selam. Ah, merhaba…”“Yanınıza oturabilir miyim?”Yolculuğun geri kalanında adının Amaia olduğunu öğrendim. Benim aksime etrafına neşe saçıyordu. Amaia, içimde en derinlere gömdüğüm duygularımı harekete geçirmişti…8Ben ne uğruna yaşıyordum?Hayatta en mutlu olduğum günü düşünüyordum. Şu an mutluluğum o günün on katına bedeldi. Bugün biz bir oluyorduk. Ne kadar da mutluyduk. Hayallerimiz daha da büyükmüştü…Şirkette büyümek için adımlar atıyordu. İşler öncekinden de ağırlaşmış, gecem gündüzüm birbirine karışmıştı. Bazı zamanlar eve iş getiriyor, Amaia’ya ise yeterince zaman ayıramıyordum. Hayallerimizi gerçekleştirememenin acısını yaşıyordum…Gecenin bir saatinde sarsıntı ile uyandım. Uykularım durmadan bölünüyordu. Huzurla yatan Amaia’ya baktım. Kararımı vermiştim…Karanlığın içerinde yapayalnızdım. Kollarımı açmış ölümü bekliyordum. Ansızın hiç duymamam gereken bir ses duydum. Birileri vardı, birileri beni kurtarmaya gelmişti. Güçlü beyaz ışık gözlerime dolarken bir el uzandı. Parmaklarımız birbirine değmek üzere iken…Bir sedyede hastaneye kaldırılıyordum. Hastaneye varınca hemen beni ameliyathaneye aldılar. Son hatırladıklarım tepemdeki ışıklardı. Gözlerimi açtığımda büyük bir eksik vardı. Sol bacağım dizden aşağısı yoktu…Hastane odasında olanları düşünüyordum. Doktorlar protez bacak ile hala yürüyebileceğimi söylüyordu. Yürüyüp yürümemek umursadığım bir şey değildi. Amaia toprağa gömülüyordu ve ben hastane odasında yatıyordum. Sevdiğim insan ölmüştü. Onu bile uğurlayamıyordum. Bu saatten sonra yürümenin ne anlamı vardı. Protez bacağım olsa dahi her zaman bir yanım eksik olacaktı…Günler böyle birbirini kovalamaya başladı. İkinci bir şans verilmişti bana ama sevinemiyordum. Hastaneden ayrılmış, ailemin evine yerleşmiştim. Temel ihtiyaçlarımı zorlukla halledebiliyordum. İşimden ayrıldım. Aklımda bir daha geri dönmek yoktu ama ileriye 9adım atacak gücümde yoktu. Günler içerinde ailem ile tartışmaya başladım. Bana sundukları toleransın sonuna gelmiştim. Aile evinden ayrılarak kendime küçük bir ev tuttum. Küçük bir ev, iki bastonlu biri için yeterliydi…Amaia’yı bir gün düşlerimde hatırladım. “Yazar olabilirsin.”Bunu yapamazdım. Otuz dördüme gireli birkaç ay olmuştu. En son ne zaman yazmak için kalemi elime aldığımı hatırlamıyordum. Benim dünyam sayılardan ibaretti. Sayılar, kelimeler gibi değildi. Kesindi, netti, yıkılması zordu. Birden bire olduğum yerde kala kaldım, sonra etrafıma bakındım. Bana yapamayacağını söyleyen tek bir kişi bile göremiyordum. Herkesten yapamayacağım ile ilgili sözler duymuştum. Onlar bir kez olsun denemişler miydi de benim yapamayacağımı söylüyordu? Bir kez olsun hayallerinin gerçekleştirmeyi denemedim şu hayatta. Her zaman imkansıza imkansız demiştim. İmkansız olan neydi? İmkansız, bizim kendimize koyduğumuz engeller değil miydi? Ömrümü bunu öğrenmek için harcadım. Şimdi otuz beşime yaklaşıyordum. Ne kadar da aptalmışım…Kağıt ve kalem en sevdiğim dostlarımdı. Şimdi süper kahraman ya da şövalye değildim. Ne yazmam gerektiğini de bilmiyordum. İçimden geleni yazmak istedim. Amaia’nın ölümü üzerinden aylar geçmişti ancak içimde acısı tazeydi. Ve başladım yazmaya…Başladığım yazı, her geçen gün ile büyüyordu. İçimdeki acıyı bir nebze dindirebilmiştim. Kafamda sayılardan oluşturduğum dünya yok olmamıştı ama sayıların yanında kelimelere de yer olduğunu anladım. Her zaman sayfalar dolusu bir kitap yazmayı hayal etmiştim. Yazmayı başarabildiğim kitap, yüz sayfa civarındaydı. Kitabı bitirdiğimde adım atacak gücü kendimde bulmuştum. Bu bastonlardan kurtulup protez bir bacak istiyordum. Otuz yedime yaklaşırken kendime hiçbir şey için geç olmadığını söylüyordum…10Bir yayın evinden daha reddedilmiştim. İkinci kitabımı yazıyor, bir yandan da protez ayağıma alışmaya çalışıyordum. Tüm bu zorlukların üstesinden geleceğim güne kadar sabrediyordum. Sonunda şeytanın boynuzunu kırmayı başardığımda güzel olaylar silsilesi birbirini takip etmeye başladı…“Bugün bastonlardan kurtuldum. Bu haberi ilk sana istedim. Senin yokluğuna alışabilmiş değilim ama şu an daha iyi bir hayatım var. Üçüncü kitabım basılmak üzere. Birkaç hafta önce bir arama aldım. Bana imza gününe katılmak isteyip istemediğim soruldu. İki gün önce imza günündeydim. Bana birkaç kişinin ‘Yazar’ şeklinde hitap ettiğini duydum. Sonunda kitaplarım para kazandırmaya başlamıştı ama konu hiçbir zaman para olmamıştı. Keşke yanımda olup beni görebilseydin. Huzur içinde yat Amaia.”Parmaklarımız birbirine değmek üzere iken… Parmağımın ucunda bir iskelet eli, hemen arkasında gözlerinin olması gereken yerde dip bir çukuru andıran boşlukları ile bir kuru kafa vardı. Ve on an anladım tüm gerçeği…11