Theodore (Bölüm 2)

Uykusuz ve yorgun gözlerim açılmamak üzere kapanmış gibiydiler. Gözlerimi açmakta zorlanıyordum ama onları açmam gerekiyordu. Biraz daha uyuyabilirdim. Sadece biraz daha… Rahat yatağımdan çıkmak istemiyordum. Gözlerimi bir anda açtım. Daha fazla uyuyamazdım! İşe geç kalmamalıydım. Gözlerimi ovuşturduğum sırada yatakta doğruldum. Ayaklarımı yataktan sarkıttım. Yüzümü ve gözümü ovuşturarak kendime gelmeye çalışıyordum. Annemin yanımda olmadığı bir güne gözlerimi açtım, tekrardan.

Yatağın ayakucunda bulunan tekli koltuğa baktım. Annem tekli koltuğun koluna yaslanmış, uyuyordu. Benim başımda beklerken uyuyakalmış olmalıydı. Annemi uyandırmak istemiyordum. Bedenimin yorgunluğuna rağmen kendimi zorlayarak sessizce ayağa kalktım.

Odanın ortasındaki ahşap masanın etrafından dolanıp odadan ayrıldım. Hızlıca koridorun sonunda bulunan banyoya girdim. Çeşmeyi açmamla birlikte akan suyun sesi banyoyu kapladı. Avucuma doldurduğum suyu sertçe yüzüme çarptım. Kendime gelebilmek için yapıyordum. Birkaç tekrarın ardından ellerimle iyice bastırarak yüzümü sıvazladım. Yüzümden düşen her bir damlayı aynada görebiliyordum. Tek görebildiğim şey damlalar değildi. Morarmış gözaltları ve onlardan da beter olan bir çift göz görüyordum. Bakmayı sevmiyordum onlara. Hayatta oradan oraya savrulup duruyordu sadece.

Kapının önünde duran annemi fark ettim. Elime aldığım tarağı anneme gösterdim. Okula geç kalacağımı dile getirecekti muhtemelen ama saçlarımı taramama her zaman izin verirdi. Göz hizama gelen saçlarımı güzelce ortadan ikiye ayırdım. Son olarak birkaç düzenleme yapıyordum. Annem yanıma gelerek beni sırtımdan hafifçe ittirmeye başladı. Lavabonun başından ayırmaya çalışıyordu.

“Verdiğim süre doldu tatlım.” Aynada son bir kez daha kendime bakabilmek için direniyordum. Sonunda annem elimden tarağı aldı. “Sen zaten yakışıklısın.”

Annemin bunu demesi, benim için her şeyi olur kıldı.

Direnmeyi bırakıp banyodan ayrıldım. Geri odaya döndüğümde dün koltuğun üzerine attığım kıyafetleri giymeye başladım. Çıkardıklarımı ise giydiklerimin yerine atıverdim. Biraz daha evde oyalanırsam işe geç kalacaktım. Doğruca dış kapının yanına gittim. Asılı ceketimi sırtıma geçirdiğim gibi apartman boşluğuna çıktım. Hiç durmadan merdivenlere yöneldim. Dördüncü katı arkamda bırakıp üçüncü kata geldiğim zaman adımlarımı yavaşlattım. Ev sahibinin benim indiğimi fark etmesiyle kapıya çıkmasını istemiyordum. Beni fark ederse ona ne diyeceğimi bilemiyordum. Bu durumda en iyisi kaçmaktı. Bu yaptığım doğru değildi bunun farkındaydım ancak elimden yalnızca bu geliyordu.

Merdivenin sonunda apartman kapısından dışarıya adımımı attım. Sabah yoğunluğunda kaldırım insan kaynıyordu. Herkes bir yere yetişme telaşındaydı. Ben de onlardan farksız sayılmazdım. Monoton bir hayata tıkılmış, sürüklenip gidiyordum. Ne uğrunaydı tüm bunlar? İnsanların bir an olsun yol vermeye zamanları bile yoktu. Bir boşluk yakalayarak insanların arasına karıştım. Dört sokak ötede metro istasyonuna doğru yürümeye başladım. Kaldırımda yürürken insanların bakışlarını üzerimde hissediyordum. Bazılarıyla istemeden göz göze geliyor, ne kadar gözümü kaçırsam da bu mümkün olmuyordu. Bana bakmalarını anlayabiliyordum. Buraya ait olmadığımı söylüyorlardı. Haklılar da aslında, ben burada olmamalıydım.

Zile şiddetle ve peş peşe basıyordum, annemin kapıyı açması için. Akan gözyaşlarımı kolumun tersiyle silmeye çalışıyordum. Sildikçe yerini yenileri alıyordu. Gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Annem kapıyı açtığında kapının ardında beni beklemediği anlaşılıyordu. Ben karşısında ağlamaya devam ederken akan burnumu çekiştirdim.

Şaşkınlığını üzerinden atınca dizlerinin üzerine eğilip bana sarıldı. “Neden ağlıyorsun tatlım?”

“O-okulda yaptığım şeyler-e gülüp duruyorlar a-anne.”

Annem güzel gülümsemesini yüzüne kondurdu. “Pekala, zaman içerisinde böyle şeyler hepimizin başına gelir. Seni kabul edeceklerdir, buna eminim.”

Annemin sakin tavrı biraz olsun beni yatıştırmıştı. Ağzımı açmak üzereyken bana sıkıca sarıldı. Başımı okşuyordu. Ben de bir şey demekten vazgeçtim. Tek yaptığım kollarımı annemin boynuna dolamaktı.

Kırmızı ışığın yeşile döndüğünü görünce karşıdan karşıya geçtim, diğer tüm insanlarla beraber. Metro istasyonu sokağın ilerisinde görünüyordu. İnsanların ardı sıra kaldırımda ilerliyordum. Merdivenin başına geldiğimde metro istasyonuna çıkmaya başladım. Metroyu beklerken raylara bakıyordum. Rayların etrafında çikolata ambalajı, peçete gibi çöplerin yanı sıra şekli şemali bozulup kararmış çöpler de vardı.

Raylara odaklanıyordum. Etrafımdaki herkesi bir an olsun unuttuğum anlardan biriydi. Her gün buraya, rayların önüne geliyordum. Biraz cesaretim olsaydı o adımı atacaktım ancak yoktu. Metronun ileriden yaklaştığını görünce bir adım geri çekildim. İnsanlar, metro kimseyi almadan gidecekmiş gibi aceleyle binmeye çalışıyordu. Onların arkalarından binmelerini izliyordum. Binen son kişinin arkasına metroya adımımı attım. Birkaç kişi dışında herkes oturuyordu. Metronun ortalarında bir yer gözüme çarptı ama oturmadım. İnsanların yakınında olmayı tercih etmiyordum. Kapılar kapandıktan sonra metro yavaşça hareket etmeye başladı. Ben de kapının yanında korkuluğa tutunarak dışarıyı seyrediyordum. Buradan kaçıncı kez geçtiğimi hatırlamıyordum. Doğrusu bugün hangi gün onu bile bilmiyordum. Geçen gün tatil, pazartesi… ve bugün salı… Ya da çarşambaydı. Önemli değildi, önemli olan yalnızca ne hissettiğimdi. Gördüğüm evlerin çatılarını dün de görmüştüm, yarın da görecektim ve sonraki günler de.

Dışarıyı seyrederken camdaki yansımamın yanında tanıdık birini gördüm. Biraz daha dikkatli baktığımda onun annem olduğunu fark ettim. Onu kaçırmamak için hızlıca arkama baktım. Onun yerine karşı kapının yanında dikilen kadınla karşılaştım. Yanlış bir şey yapmışım gibi bana bakıyordu. Hayal kırıklığıyla birlikte önüme döndüm. Annemi özlüyordum ama biliyordum ki o, hâlâ benimle birlikteydi.

İneceğim durağa sonunda gelmiştim. Metro kapılarını açtığında insanlar bindiklerinde olduğu gibi inmeye çalıştı. Kapının önü sakinleştiğinde metrodan ayrıldım. İstasyonu arkamda bırakmış merdivenin yarısına geldiğimde çalıştığım kafeye baktım. Büyük bir bölümü cam olan ön cepheden içerisi görünüyordu. Alexis’in masaları sildiğini gördüm.

Artık Serenity House tabelasının altında duruyordum. Monoton hayatımın bir parçası bu kafeydi. Kapıyı iterek üst köşede asılı çanın çalmasını sağladım. Kapıyı kendiliğinden kapanmaya bırakmış, masaların arasında ilerliyordum. Kafenin büyüklüğüne nazaran masa sayısı çoktu. Şu an boş olmalarından ötürü içerisi sakin duruyordu.

“Günaydın Theodore.”

Alexis’e ufak bir baş hareketi ile selam verdim. Ben yanından geçerken masaları silmeye devam ediyordu. Tezgahın solunda kalan ufak koridora girdim. Depoya gidip üzerime önlüğümü geçirecektim. Koridorda ilerlediğim sırada tuvaletin kapısı açıldı. İçerden çıkan Simon’du.

Islak ellerini önlüğüne siliyordu. “Hoş geldin.”

Küçük bir baş hareketi ile yanından ayrıldım ve sessizce depoya girdim. Köşede duran askılığın yanına ilerliyordum. Asılı eşyaların arasında her gün giydiğim önlüğü buldum. Ceketimi asmış, önlüğü üzerime geçirmiştim. Depodan ayrılıp ön tarafa geçtim. Simon tezgahın başında, Alexis ise masaları silmeye devam ediyordu. Çoğu gitmiş, azı kalmış görünüyordu. Ben de elime kürek ve süpürgeyi aldım.

Dükkanın yarısına geldiğimde Simon yanımdan geçti. “Ben sigara içmeye çıkıyorum.”

Simon’un sigara içmesi hoşuma gitmiyordu ama bu duruma hiçbir şey söyleyemiyordum. İçmediği bir sabahı hatırlamıyordum. Her sabah dükkan açılır, müşterilerden önce dükkan hazırlanır sonra sigara içerdi. Çanın sesini duydum. Simon kapının önünü meşgul etmeden dükkanın sağına yöneldi. Camdan yaptığı her şey görünüyordu. Önce sigara paketinden bir sigara alıp dudakları arasına yerleştirdi. Çakmağı için elini cebine soktuğunda duraksadı. Ceplerini yokluyordu, biraz uğraşsa da sonunda çakmağı bulmayı başardı. Sigarayı yaktı ve derin bir nefes aldı. Simon’un bu hali bana onu hatırlatıyordu. Her zaman içen ve sigarasını asla ağzından ayırmayan biriydi.

Kitaplığımdan en sevdiğim kitabı aldım. Bu maceraya bayılıyordum. Annem gelmeden önce yatağa geçtim. Odanın kapısı hafif aralıktı. Koridordan gelen ışık, odamı tamamen aydınlatmıyordu ama kitap okumak için yeterliydi. Kaldığım yeri heyecanla açıp okumaya başladım.

‘Havanın açık olduğu geceler, eteryum rüzgarları tatlı bir meltem gibi eserken Arkturya’dan güneş kristali taşıyan büyük ticaret gemileri kendilerini güvende hissediyordu. Onları izleyen birilerinin olduğundan habersizdiler. Korsanlar! Bu korsanların içinde en korkuncu, acımasız kaptan Nathaniel Flint’ti…’

Kapı biraz daha aralanmaya başladı. “Anne, bana kitap okur musun?”

Yatağın kenarına oturdu. Bir kitaba bir de bana bakıyordu. “Bunun için oldukça büyük değil misin sen?”

“Hayır…” Büyük olduğumun farkındaydım ama annemin kitap okunmasına bayılıyordum. “Hadi, hadi anne!”

Gülümseyerek kitabı elimden aldı. “…Ve sonra ganimetleri toplayıp iz bırakmadan kayboluyorlardı. Flint’in gizli hazinesi asla bulunamadı. Ancak çaldığı hazinelerin, galaksinin en uzak köşesinde olduğuna dair söylentiler kulaktan kula…”

“Bana soğuk bira getir!” Anneme baktım. Yüzündeki gülümseme kaybolmuş, yerini huzursuzluk almıştı.

“Bugünlük bu kadar yeter.” Kitabı kapattı ve komodinin üzerine koydu. Yataktan kalkıp alnıma iyi geceler öpücüğü kondurduktan sonra babama seslendi. “Hemen getiriyorum.”

Alexis, kasanın başına yeni gelmiş müşteriyle ilgileniyordu. “Buyrun bayım, ne alırdınız?”

Kafeye yeni yeni insanlar gelmeye başlamıştı. Müşteriler kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Arkadaş gruplarıyla beraber olanlar en çok ses çıkaranlardı. Sanırım bu benim durumumu açıklıyordu bir kez daha. Bazıları ise tek başına oturuyordu. Bir insan neden tek başına kafede otururdu ki? Bir başına ne yapabilirdin? Birisi bilgisayarıyla uğraşıyordu ama diğerlerine anlam veremiyordum. Kafeye bakınca birçok masa boştu hâlâ. Onlarda öğlene doğru yavaş yavaş dolacaklardı. Kasanın başındaki sıra biraz daha artmıştı. Siparişleri Alexis alırken kahveleri Simon hazırlıyordu. Çanı duymamla birlikte kapıya baktım.

Alexis hafifçe omzumdan dürttü. “Theodore, o kız geldi.”

Alexis’e bakıyordum. Yüzünde küçük bir gülümseme belirmiş, imalı imalı bana bakıyordu. Neyi kast ettiğini anlayamıyordum. Bu kız düzenli bir şekilde neden buraya geliyordu? Kıza tekrar baktım. Sarı saçları, yuvarlak gözlükleriyle kalabalığın arasından kasanın önüne doğru geliyordu. Kasanın önünde Alexis’e ne içeceğini söyledi. Alexis kasada birkaç tuşun ardından ödemeyi aldı. Kız tezgahın soluna ilerlerken bana bakıyordu. Ben ona bakmıyordum ama üzerimdeki bakışlarını hissedebiliyordum.

Çok geçmeden Simon kızın siparişini hazırladı. “Buyrun kahveniz, afiyet olsun.”

Kız Simon’un uzattığı kahveyi alır almaz arkasına döndü. Kafenin içerisinde oturacak yer seçmeye çalışıyordu. Göz ucuyla ona baktığım sıra hareketlenerek duvar kenarında boş bir yere ilerlemeye başladı.

Deponun içerisinde volta atan Alexis’in sesi endişeli geliyordu. “Babam iyi mi anne?”

“Theodore işine odaklan, yarın yeni mallar gelecek. Depoyu düzenlemeliyiz.”

Zack’in uyarısına dikkat ederek önümdeki rafı düzenlemeye çalışsam da bu pek mümkün olmuyordu. Alexis arkada telefonla konuşurken kendimi işime veremiyordum. Raftaki ürünleri düzenlediğim sırada bir kulağım Alexis’teydi.

“Anne, babam şu an iyi değil mi?” Sorusunun üzerine ufak bir sessizlik oldu. “Tanrıya şükür…”

“Theodore bırak rafları düzenlemeyi, sen Simon’un yanına git. Yardıma ihtiyacı vardır onun. Ben tek başıma yaparım.” Sesindeki tonlamadan yaptığım işi beğenmediği anlaşılıyordu. Rafa koyduğum son ürünleri bir bir eline aldı. “Ne bekliyorsun, Simon’un yanına git.”

Zack’in dediğini yapıp yanından ayrıldım. Benim hakkımda neler düşünüyordu kim bilir. Beceriksiz, iş bilmez, kendini işine vermez ve dahası… Hiçbir zaman da bilemeyecektim. Depo kapısının yanına gittiğim sıra Alexis’le göz göze geldim. Depodan çıktığım gibi Simon’un yanına gittim. Simon tek başına birkaç müşteriyle ilgileniyordu. Simon’un bana seslenmesinden önce kafeye göz attım. Duvar kenarında oturan kız telefonuyla uğraşıyordu. Hemen saate baktım. İki saattir burada tek başına oturuyordu.

“Theodore, dikilme orada yanıma gel.”

Simon’un seslenişiyle beraber kız başını telefondan ayırıp önce Simon’a sonra bana baktı. Göz temasını hiç uzatmadan Simon’un yanına gittim. Burada çalıştığım zaman içerisinde kasaya birkaç defa geçmiştim. Bugün de o günlerden biriydi. Simon siparişi hazırlarken ben de kasada sıradaki müşteriye bakıyordum. Zorlandığım ve bilemediğim yerlerde Simon’dan yardım isteyecektim. Müşterimin siparişine göre dijital tuşlara sırayla basıyordum. Biraz zorlanıyor olsam da başarabiliyordum. Müşteri ödemeyi gerçekleştirdiğinde sonraki müşteriye geçtim.

Müşterileri bitirdiğimiz zaman Simon bana baktı. “Ben sigara içmeye çıkacağım. Buraya göz kulak olabilir misin?”

Zack ya da Alexis etrafta yoktu ancak bunu yapabileceğimi düşünerek başımı salladım. Simon cebinden sigarasını çıkarırken ben de tezgahtan bezi alıyordum. Müşterilerle ilgilendiğimiz sıra bir masanın boşaldığını gördüm. Simon dışarıya, ben masanın yanına gidiyordum. Masanın yanına vardığımda çan çaldı, ateş çaktı, sigara yandı…

Sildiğim masanın hemen yanında o kız oturuyordu. Bana baktığını hissediyordum. Silmeyi bitirince masadan aldığım plastik bardakla tezgaha geri döndüm. Üzerimdeki histen kurtulabilmek için adımlarımı hızlandırdım. Bardağı tezgahın altında bulunan çöp kovasına attığımda uzun uzun içerisine bakmaya başladım.

İçerisine attığım cam şişe diğerlerine çarpıp ses çıkarmıştı. Tek gördüğüm şey bira şişeleriydi. Eve getirdiği o ve onun gibi arkadaşlarının marifetiydi bu çöp kovası. Elimde bir bıçak tutuyordum. Artık dayanamıyordum ona. Ondan kurtulmanın tek yolu buydu. Bıçağı iki elimle sıkıca kavradım ve göğsüme sivri ucunu dayadım. Sonunda küçük bir acı çekecektim ama en nihayetinde ondan kurtulacaktım. O eve gelmeden bir an önce yapmalıydım. 

Elimin titrediğini hissetmeye başladım.

Sert ve hızlı bir şekilde bıçağı göğsümün orta yerine saplayacaktım sadece. Bu, bu kadar zor olmamalıydı. O küçük acının ardından gözlerimi açtığım vakit; karşımda annemi görecektim, ona sarılacak ve onu ne kadar çok özlediğimi söyleyecektim. Bu her şeye değerdi.

Titreyen ellerim biraz daha şiddetlendi.

Bıçağın ucunu göğsüme bastırdım. Ucu göğsümü acıtıyordu. Ufak bir sıcaklık hissetmeye başladım. Gözlerim dolmaya başladı. Bir an önce yapmalıydım yoksa… Yoksa gittikçe benim için yapması zorlaşıyor, hatta imkansız bir hâl alıyordu. Korku sarmaya başladı beni. Yapamayacak… Hayır! Yapmalıydım, şimdi yapmalıydım. Bıçağın ucu canımı yakıyor, hissettiğim sıcaklık aşağıya doğru süzüyordu. Gözlerim daha fazla göz yaşını kaldıramadı.

Ellerimin titremesini durduramıyordum.

“Theodore!”

Onun sesi kulaklarımı doldururken panikle elimdeki bıçağı düşürdüm. O gelmişti, geç kalmıştım artık. Daha değil, hâlâ öldürebilirdim kendimi. O iğrenç arkadaşlarıyla masanın başına geçiyorlardı. Ayağımın ucundaki bıçak için eğildim. Titreyen elimi bıçağa uzattım. Masanın başına oturduğunda birkaç defa daha bana seslenecekti. Ben çoktan bıçağı kendime saplamış, mutfakta fayansın üzerinde yatıyor olacaktım. Ne zaman seslenişlerine cevap vermiyorum, sinirlenmeye başlayacaktı. İşte o zaman mutfakta cansız bedenimi bulacaktı.

Ellerim titremeye devam ediyordu. “Theodore, bize soğuk bira getir!”

Be-ben bunu yapamayacaktım çünkü korkağın tekiydim. O küçücük acı, gözümde çok fazla büyümüştü. Buzdolabına baktım. Sadece bira götürecektim. Tekrar bıçağa baktım. Sadece ufak… Artık ufak bir acı değildi. Akan gözyaşlarını kolumun tersiyle silip buzdolabın yanına gittim. Kapağını açtım, içerisinde çok fazla bir şey yoktu. Alttan iki raf biralarla doluydu. Dört tanesini kaptığım gibi mutfaktan çıktım. Merdivenin yanından geçerek oturma odasına gittim. Tüm iğrençlikleriyle dört iri yarı adam kare masanın başında oturuyordu. Önlerinde kartlar, ellerinde sigara, oturma odasının orta yerinde hiçbir şeyin farkında değillerdi. Öldürememiştim kendimi. Korkak ve beceriksizdim. Üzülüyordum halime ama bunun tek sorumlusu bendim. Her adımda kaçmak istesem de yanlarına ilerliyordum. Ellerinde tuttukları kartları sırasıyla birbirleri arasında çevirirken masaya yaklaştım. Sigara kokusu burnumun en derinlerine ulaşıyordu.

“Sonunda getirebildin.” Biraları gösterdiği yere koydum. Sigara kokusundan rahatsız oluyor, bir an önce yanlarından gitmek istiyordum. Elinden bir kart çekip masanın ortasına koydu. Birasına uzandığında durumdan hiç hoşnut olmadığı belli oluyordu. “Sana soğuk bira getirmeni söylemedim mi ha!”

Karşımda bana bağıran canavara bakıyordum. Gözleri kıpkırmızı, her an beni yiyecek gibi. Elini kaldırmıştı. Yaptığım şeyin cezasını çekecektim. Her gün yaptığım şekilde bugünde sinirlendirmeyi başarmıştım onu. Doğruca yüzüme gelen elini yanındaki arkadaşı durdurdu.

“William sakin ol biraz, bir hafta önce annesini kaybetti.”

“Siktir lan!” diyerek elini sertçe arkadaşının elinden kurtardı. “Hayatıma karışmam için getirmedim seni buraya, oyununa bak sen!” Bana sert bir şekilde baktı. Bu sefer yüzüme tokat yememiştim. “Sen de siktir git, soğuk bira getir bize.”

“Kasaya bakar mısınız? Şey… Afedersiniz.”

“Theodore, buraya göz kulak olmalıydın.” Simon önümden geçerken kendime geldim. Kasaya doğru ilerliyordu. “Size ben yardımcı olayım.”

Saat dört olmuştu. Eve gitmek için sabırsızlanıyordum. Önlüğümü çıkarmak için depoya gittim. Depoya girdiğim gibi Alexis’i gördüm. Lavaboda birikmiş tabakları yıkıyordu. Askılığın yanında önlüğümü çıkarıp ceketimi giydim. İşten ayrılmadan önce Simon’u görmem gerekiyordu sadece. Depodan ayrıldım ve Simon’un yanına gittim. Tezgahın başında duruyordu. Beni önlüksüz görünce kasanın üzerindeki duvar saatine baktı.

“Sen çık bakalım, yarın görüşürüz.”

Masaların yanından kapıya ilerliyordum. Tek başına oturan kızın olduğu masa gözüme çarptı. Yarım saat önce kafeden ayrılmıştı. Şimdi ise yerinde bir çift oturuyordu. Kapıyı kendime çektiğimde çan bana eşlik etti.

İstasyonda diğer bekleyenlerden uzak bir yerde bekliyordum. Eve gidiyordum sonunda. Gökyüzüne baktım, masmavi bir şekilde tüm canlılığıyla gözlerimin önünde duruyordu. Bir iki bulut dışında gökyüzü tamamen açıktı. Bir günü daha bitirmiştim. Her gün olduğu gibi bu da öbür günlerden farksızdı.

Gözlerimi açmaktı ilk yaptığım şey, ardından döngünün en sıkıcı kısmıydı işe gelmek ve mutlak huzur geliyordu en son. Eve gidiyordum. Peki, peki sonrası neydi? Karanlık, uçsuz bucaksız bilinmezdi, ta ki gözlerimi tekrar açana kadar.

Metronun içerisinde sabah gördüğüm ve benim için anlam ifade etmeyen çatılara bir daha bakıyordum. Her şey oldukça gürültülü geliyordu ama alışmaya çalışıyordum. Elimden gelen de buydu. İnsanlar iniyor ve biniyordu. İstasyondan ayrılıp kaldırıma basar basmaz evime doğru yürümeye başladım. Gideceğim bir yer yoktu. Gideceğim tek yer evimdi.       Son dönemeci döndüğümde ileride evimi gördüm. Bir an önce varabilmek için adımlarımı hızlandırdım. Evimin önünde başımı yukarıya çevirdim. Gökyüzüyle apartmanın ayrıldığı sınıra bakıyordum. İnsan için yeterli bir sınırdı. Her şeyin başlangıcı ve bitişi gibi. Orada duruyordum, güzel gökyüzünün altında bir son için.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.