Judeau (Bölüm 7)

      Metro önümüzde kapılarını açtığında Veronica’yla hemen bindik. İnsanlar binmeye devam ederken boş bir yere oturduk. Harekete geçtiğimizde Veronica’yı kolumun arasına aldım. Bu hareketimle birlikte daha da yanıma yanaştı. Huzurlu bir şekilde cama döndüm. Dışarıdaki şiddetli yağmurun dışında bugün harika bir gündü. Metroya vuran yağmur damlalarının sesini duyuyordum. Elimin tersiyle camın buğusunu sildim. Dışarısı daha iyi görünüyordu ama şehir ışıklarından başka bakacak bir şey yoktu. Gecenin getirdiği karanlığa havanın kapalı olması eklenmiş, şehir karanlığa gömülmüştü.

      Veronica dışarıya çıkmak için fazlasıyla ısrar etmiş olmasıydı bu havada dışarıya çıkmazdım. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu resmen. Bakacak bir şey olmayınca Veronica’ya döndüm. Beni şaşırtmamış, elinde telefonunu kaydırıp duruyordu. Etrafıma bakındığım zaman birçok insanın elinde telefon vardı. Yukarıya kaydırmaktan sıkılmıyorlar mıydı hiç?

      Veronica’nın telefonundan küçük bir bipleme geldi. Merakla telefona baktım. Yukarıdan aşağıya inen bildirimde annesinden olduğu görünüyordu. Bildirimi okuma zahmetinde bulunmadan kapattı. Şaşırmıştım ve içten bir sevinç duymuştum. Geri dönüş yapmamıştı. Böyle bir şeyi ailesine yaptığını farkındaydım. Onlara ne kadar değer verdiğini de biliyordum. Bazen senin mutluluğun için tek bir yol vardır.

      Veronica sosyal medyada kaydırmaya devam ederken ben tekrar cama döndüm. Az önce baktığımdan hiç farklı değildi. Buğulu cam, camdan süzülen damlalar, gece ve şehir ışıkları… O durumda herkesin yapacağı şeyi yaptım. Buğunun üzerine işaret parmağımla çizebildiğim en iyi yuvarlağı çizdim. Yamuk olduğu gözler önündeydi ama en iyisi buydu. Sonrasında bir çift göz ve gülen bir ağız ekledim. Dört çizgiyle yapabileceğim en iyi şey olabilirdi.

      Metro istasyonundan merdivene yöneldiğimizde Veronica şemsiyesini açtı. Büyük şemsiyenin altına ikimiz de sığınmış, merdivenden iniyorduk. Yağmur şiddetle şemsiyeyi dövüp bizi ıslatmaya çalışıyordu. Şemsiye olmasaydı, kesinlikle sırılsıklam olmuştuk. Kaldırıma ayak bastığım gibi cebimden sigarayı çıkardım. İçerisinden bir sigara kendime, bir diğeri Veronica içindi. Ona uzattığımda boşta olan eliyle geri çevirdi. Yağmurun altında içmeyi sevmediğini unutmuştum. Uzattığım sigarayı pakete yerleştirerek kendi sigaramı yaktım.

      Şemsiyeyi Veronica’nın elinden aldım. “Bugün fazla sessizsin?”

      Önce ses etmeden koluma girdi. Ona bakmaya devam ediyor, bir şey demesini bekliyordum. Kaldırımda yürürken baktı. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı. Diyeceklerini söyleyip söylememek arasındaydı. Bu kadar söylemesi zor olan şeyin ne olduğunu merak ediyordum.

      “Bu kadar zor olan şey ne?” Hâlâ ikilemde olduğunu görüyordum. “Veronica şunu söyler misin artık?”

      “Ailem konusunu açtığım zaman tartışmaya başlıyoruz.” Söylemesini beklediğim şey kesinlikle bu değildi. “Sadece ailemden bahsetmem bile yüzünün düşmesine yetti.”

      “Konu hakkında düşüncelerimi sana birçok kez anlattım. Senin iyiliğini…”

      “Evet anlattın. Ailemi yok saymamı…” Tartışmanın başlangıcı atılıyordu. Veronica durumun farkına varıp kendisini kontrol altına aldı. “Üzgünüm, seninle tartışmak istemiyorum. Konuyu kapatalım ve güzel bir günü zehir etmeyelim.”

      Haklıydı, tartışarak bu günü mahvetmek istemiyordum ve konuyu orada kapattık…

      Binanın üçüncü katına vardığımızda mekanın ışıltısı gözlerimizi kamaştırıyordu. Bu mekanı diğer mekanlardan ayıran en büyük özelliği sandalyelerin olmamasıydı. Veronica’yla birlikte mekanın tam ortasında bulunan barın yanına gitmeye başladık. Kısık ve dinlendirici bir müzik çalıyor olmasına rağmen mekan fazla gürültülü değildi. Mekanın ortalarına yaklaştıkça barı daha iyi görünüyordum. Etrafını saran kalabalık için barmenler koşturup duruyordu. Barmenin kendilerine bakmasını isteyenlerin yanı sıra barın yanında içeceklerini yudumlayanlar da vardı. Boş masa bulamayanların yeriydi orası sanırım. Bir önceki seferde olduğu gibi bizim yerimiz de barın yanıydı. Son masayı da ardımızda bırakmıştık. Veronica’nın işaret ettiği yere baktım. Barın kenarında, insanların arasında bir boşluğu gösteriyordu.

      Barın yanında sağa sola bakındığımda içeceğini almamış, bekleyenleri görebiliyordum. Gözümün önünde dört barmen vardı ancak barın ortasını kaplayan geniş, yuvarlak sütun arkasını görmemi engelliyordu. Altı ya da sekiz barmen olduğunu tahmin etmekle yetiniyordum. Veronica barmenlere el etmişti bir kaç sefer ama karşılıksız kalmıştı. Ses etmeden bara bakmaya devam ediyordum. Barın tavanına asılmış küçük bir levha, küçük salınım hareketleriyle dikkatimi çekti. Üzerindeki yazıya baktım. Mekanın adını süslü harflerle levhaya kazınmışlardı.

      “Dostum bize bak artık.” Solumdaki adam barmenin dikkatini çekmeye çalışıyordu. “Bir süredir burada seni bekliyoruz.”

      Hazırladığı kokteyle devam ediyordu. “Kusura bakmayın bayım, sizden önce bakmam gereken iki müşterim daha var.”

      Adam, barmenin cevabı üzerine beklemeye devam etti. Barmen ise hazırladığı kokteyli sahibine teslim ediyordu. Bizim önümüzde kaç kişi vardı? Bunu umursamadan ceketimin cebindeki sigara paketine uzandım ve elimi cebime attığımla kaldım. Burada sigara içilmediğini hatırladım. İçten bir nefes verip durumu sindirdim. Biraz sigarasız durabilirdim. İçeceklerimizi aldığımız zaman Veronica’yla sigara içmeye gidecektik nasıl olsa.

      Veronica kendisine baktığımı fark edince gözlerini barmenden ayırdı. “Bugün Kevin’la buluşacaktın değil mi?”

      “Buluşacaktım aslında ama böylesine bir yağmurda zor olurdu.”

      “Seni bekliyor olmasın?”

      Bu soru karşısında gözlerimi devirdim. Beni beklediği bir ihtimal vardı ama bunu düşünmek istemiyordum. Bu yağmurda dışarıya çıkma düşüncem bile yoktu. Veronica gözlerimin içine bakıyordu. Şimdi ise böyle bir güzellikle dışarıya çıkmıştım. Bunun üzerine hafifçe gülümsedim.

      Bara arkamı dönerek yaslandım. “Beni bekleyeceğini düşünmüyorum.”

      Barmene tekrar baktı. Onun bakmasıyla ben de baktım. “Ya bekliyorsa?”

      Barmen solumdaki adam ve partneriyle ilgileniyordu. Veronica’nın sorusuna ne diyeceğimi bilmiyordum. Küçük bir yalanın sorun çıkarmayacağını düşünüyor olsam da Kevin’dan gerçeği saklamanın anlamı yoktu. Beni anlayacağını biliyordum.

      “Seninle olduğumu söylerim.” Gözlerimin içine bakıyordu. Son dediğimle ilgili şüpheleri var gibiydi.

      Barmeni beklerken etrafa bakıyordum. Yuvarlak masalarda yalnız bir kişiyi göremiyordum. Her masa iki veya dört kişiden oluşuyordu. En yakın masalardan birine gözlerimi diktim. Üzerine güzel bir elbise geçirmiş kadınla şık kıyafetli bir adam sohbet ediyordu, bir yandan ise içeceklerini içiyorlardı.

      “Sizi beklettiğim için kusura bakmayın, ne alırdınız?”

      Arkama baktığımda barmenin bize baktığını gördüm. Yaslanmayı bırakıp barmene döndüm. Veronica kokteylini söylerken ben sadece bira söylemiştim. Kuruyan ağzıma iyi gelecekti. Bir de sigara içtim mi, keyfime diyecek yoktu.

      Birayı önüme koydu. “Buyrun.”

      Barmen hemen önümüzde Veronica’nın kokteylini hazırlıyordu. Barmenin biranın yanında verdiği bardağa üç dört yudum bira döktüm. Bardağı Veronica’nın önüne uzattım. Kokteyli hazır olana kadar içmesi içindi. Ses etmeden bardaktan bir yudum aldı. Ben de şişeden bir yudum alarak ağzımı ıslattım.

      “Kokteyliniz hanımefendi.” Barmen en son bardağın kenarına bir limon sıkıştırmıştı. “Başka bir şey ister misiniz?”

      Başka bir şey olmadığını söylediğimde bize fişi uzattı. Fişi elime aldığım gibi cebime koydum. Barmen bizi bırakmış başka müşterilerle ilgilenmeye başladı. Veronica sessizce kokteyllisini içiyordu. Onun moralini düzeltmenin bir yolunu bulmalıydım. Onun bu şekilde kalmasını istemiyordum.

      Omzumla omzuna hafifçe dokundum. “Hadi sigara içelim.”

      Bir süre gözlerimin içine baktı. Ben de karşılık vermeden ona bakıyordum. Tamam diyeceği anı bekliyordum. Çok geçmeden doğruldu. Dediğimi onaylayan işaret buydu. Bir elimde bira, diğer elimde şemsiyeyle Veronica’nın arkasından ilerliyordum. Barın diğer tarafına ilerleyerek insanların arasına girdik. Her birinin yanından geçip mekanın arkasına doğru yürüdük.

      Veronica kalabalığın arasından çıktığında beni kontrol etmek için durup arkasına bakıyordu. Yanına vardığımda yürümeye devam etti. Karşımızda aşağıya inen merdiven ve acil çıkış kapısı vardı. Merdivenin yanından acil çıkış kapının yanına ilerledik. Üzerine sigara içen bir adamın resmini yapıştırmışlardı. Veronica hemen kapıyı kendisine çekmeye başladı. Kapıyı açmasına yardımcı olurken aralanan kapıdan içeriye giren şiddetli yağmurun sesi kulaklarıma ulaştı. Kapıyı araladıkça soğuk havayı ve rüzgarı yüzümde hissediyordum. Veronica önden yangın merdivenine adımını attı. Kapı kapandığı sırada ben de Veronica’nın arkasından yukarıya çıkıyordum. Şemsiyeye gerek duymuyordum, yangın merdivenin üzerinde yağmuru engelleyen tente vardı.

      Yarısından fazlasını çıktığımız zaman mekanın etrafına örülmüş uzun camlardan içeriyi görebiliyordum. Mekan iki daire yüksekliğindeydi. İçeriden bunu fark etmesi pek kolay değildi, eğer ki başınızı yukarıya kaldırıp avizelere bakmadığınız sürece. Siyah avizeler tavandan oldukça aşağıya sarkıyorlardı. Avizelerin üstü fazla ışık almıyordu. Mekanın içerisine bakıldığımda yuvarlak barı ve etrafında bulunan insanları görebiliyordum.

      Veronica’ya baktığım zaman hemen önümdeydi. Ona yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Çatıya vardığımda korkuluktan yardım alarak çatıya ilk adımımı attım. Beklediğimden az insan vardı çatıda. Bu soğukta dışarıya çıkmak istemiyorlardı sanırım. Bunu düşünürken ceketimin cebinden sigara paketimi çıkardım. Kenar masalardan birine iliştiğimiz gibi dudaklarımın arasına bir sigara sıkıştırdım. Paketi masanın üzerine koydum. Avcumun içerisinde ateşin sıcaklığını hissettim. Derin bir nefes ve içimde büyük bir huzur.

      Veronica çakmağı eline aldığında ateşin ışığı yüzünü aydınlatıyordu. İlk denemede sigarasını yakamamıştı. Bir daha denedi. Gözlerinde parlayan ateşe bakıyordum. Sigarasını yaktığında bir yandan da sigarasını içiyordu. Ona sadece bakmak bile güzeldi.

      “Canını sıkma lütfen.” Söylediklerimin havada kaldığını düşünerek biraz açıklama gereği duydum. “Ailen konusunda, yani demem istediğim şu anın tadını çıkar.”

      Söylediklerimi aklından geçirip tartıyordu. Dediklerimin doğru olduğunu biliyordu. Bugün her ne yaşadıysa mutlu olmasına engel oluyordu. İstediğim tek şey onun mutlu olmasıydı.

      “Her ne olduysa, şu an mutlu olmanı istiyorum.”

      Biraz olsun karamsarlıktan kurtulup güzel gülümsemesiyle bana baktı. Dediklerimin Veronica’ya ulaşmış olmasına sevindim. “Teşekkür ederim.”

      Lavabonun kenarlarından tutarak kendime bakıyordum. Veronica’nın az önce gülümsemesi gözlerimin önündeydi. Canlanan gülücüğe karşılık yüzümde bir gülümseme oluştu. Birlikte olduğumuz bu güzel günü mahvetmiyorduk. Açık çeşmeyi kapatıp gözlerimin içine bakmaya devam ettim. Birazdan Veronica’nın yanına çıkacaktım ve eğlenmeye devam edecektim. Hayatın böyle zamanları çok güzeldi.

      Aptal göz morlukları, her zaman oradaydılar. Gereksiz şeylerle uğraşmak istemiyordum. Saçlarımı ellerimle biraz karıştırdıktan sonra birkaç hareketle şekil verdim. Veronica’yı daha fazla bekletmeden lavabodan ayrıldım. İnce uzun koridora çıktım. Köşelerde aralıklarla beyaz ışık veren uzunca lambalar, kendiliğinden yandılar. Koridorun sonundaki merdivene doğru yürümeye başladım. Koridorun duvarlarına asılmış tablolar vardı. Dikkatsiz bir şekilde yanlarından geçip gidildiğinde ünlü tablolardan bazıları olduğunu düşünülebilirdi ancak bir tanesine dikkatlice bakıldığı zaman öyle olmadığı görülüyordu. Bu tablolar, ünlü tablolarla dalga geçiyordu. Favorilerim arasında Çığlık tablosunun üzerindeki adam yerine çığlık maskesi giymiş biri vardı. Bir diğeri ise Âdem’in Yaratılışı tablosunun kovuşmaya çalışan ellerden birinin orta parmak çekmesiydi…

      Merdivenin yanına geldiğim gibi dik merdiveni korkuluklardan yardım alarak çıkmaya başladım. Yukarıya çıktıkça mekanın ışığı yüzüme vuruyordu. Son basamağın ardından mekana adım attım. Masaların başında hâlâ insanlar kendi hallerinde takılıyorlardı. Merdiveni ve acil çıkış kapısını arkamda bırakarak kalabalığın arasına daldım. İnsanların arasında onlara çarpmadan ilerlemeye çalışıyordum. Bazılarının yanından geçerken kulak misafiri olmuştum.

      “…sonra benim evime geçelim…”

      Veronica’yı bıraktığım yerde, barın yanında buldum. Bara doğru kokteylini içiyordu. Yanına sokuldum. “Dövüş Kulübünden bahsediyordun?”

      “Döndün demek? Şey diyordum, bitmesine yakın mantık hatası var. Adam silahı kendisine doğrultup ateşlediğinde ikinci kişiliği ölürken kendisi hayatta kalıyor.”

      Barmenin dikkatini çekmek için el ettim ve Veronica’ya karşılık verdim. “Burayı gözden kaçırmış olamazlar mı?”

      “Olabilir ama sanmıyorum. İnternette bazı kişiler, filmde sanatsal bir yaklaşım benimsendiğini söylüyor.”

      Barmen sohbetimizin arasına girdiğinde Veronica’yla birlikte barmene döndük. Geldiğinde aldığım biranın aynısından söyledim. Farklı bir şey denemek istemiyordum şu an için. Az ileriden soğuk biramı getirmiş, önüme koyuyordu. Cebimden fişi çıkarıp barmenin önüne uzattım. Fişin üzerine bir çizik atmasıyla geri vermesi bir oldu.

      “Sanatsal dediğin nasıl oluyor?”

      “Orada gerçekte ateş etmemiş ve bu yüzden ölmemiş. Silahın başka bir anlamı varmış filan. Senin bu filmi izlemediğine inanamıyorum. Senin güzel filmler izlemen gerekiyor.”

      “Pek fazla film alışkanlığım yok.” Biramdan bir yudum aldım. “Ara sıra seninle film izleyebiliriz.”

      Başını sağ eline dayamış, tezgaha yaslanarak bana döndü. Kafası hafif yatık doğruca gözlerimin içine bakıyordu. “Daha önce izlediğin filmlerden birkaç tane söylesene.”

      “Babamın arkasından onun izlediği filmlere bakmışlığım vardı. Onların isimlerini bilmiyorum, pek hatırladığım da söylenemez. Okulda…” Filmin adını hatırlamakta zorlanıyordum. Biramdan bir  yudum alarak geçmişi biraz kurcalamaya çalıştım. “Başlangıç filmini izlediğimiz hatırlıyorum.”

      “Christopher Nolan’ın filmleri güzeldir…”

      Veronica’nın kokteyli bittiğinde elimden tutarak beni çatıya götürmeye başladı. Sigara ve temiz hava iyi gelirdi. İnsanların arasından acil çıkış kapısına ilerliyorduk. Kalabalıktan çok geçmeden kapının önüne geldik. Kapıyı araladığımız zaman soğuk rüzgarı hissettim. İçerinin sıcaklığını alışmışken yüzüme yüzüme vuruyordu. Yağmur ise biraz olsun azalmamış, şiddetini korumaya devam ediyordu. Veronica’nın arkasından yukarıya çıkıyordum. Uzun pencerelerin önünden içeriye bakmadan edememiştim. İçerideki insanlara hızlı hızlı göz atıyordum. Çatıya vardığımız an gök gürültüsü koptu. Sesin yüksekliğiyle irkildim.

      Veronica yanı başımda gülüyordu. “Sen az önce gök gürültüsünden mi korktun?”

      “Sadece irkildim.”

      Gülmeye devam ediyordu. “Hadi, bana korktuğunu söyleyebilirsin.”

      Yüzümde oluşan gülümsemeyle biraz olsun yumuşamıştım. Onun deyimiyle gök gürültüsünden korkmuştum. Kolumu Veronica’nın boynuna attım. Masaların yanından çatının kenarına ilerliyorduk. Korkulukların yanına varınca iki sigara çıkardım. Birini Veronica’ya uzattım. Çakmağını ateşlediğimde rüzgar ateşi söndürdü. Rüzgarı arkama alarak tekrar denedim.

      Korkuluklara yaslanmış, sigarayı ciğerlerime çekerken şehre bakıyordum. Yağmurun altında şehrin ışıkları gözlerimin önünde parlıyordu. Bugün daha da karanlığa gömülmüş şehirde ışıklar, olduğundan daha fazla göze çarpıyordu. Binalarla ışıklar, iç içe geçerek uyum içerisindeydiler. Uzaktan az biraz görünen gökdelenlere baktım. Üzerlerindeki ışıklar olmasa hiç fark edemeyecektim. Yağmurun sesine karışan korna sesleri duyuyordum. Gözlerimi aşağıya çevirip olduğumuz sokağa baktım. Trafik tıkanmış görünüyordu. Aşağıdaki kargaşayı görmezden gelip şehre bakmaya devam ettim.

      “Şehir çok güzel değil mi?”

      Veronica soruma cevap vermemişti. Şehrin beni etkilediği kadar onu da etkilediğine emindim. Dönüp baktığımda uzaklara düşünceli bir tavırla bakıyordu. Aklıma bir şey geliyordu ancak onun olabileceğini düşünmüyordum. O konuyu geride bırakalı çok olmuştu. Birlikte eğleniyor, gülüyorduk. Her şeyi geride bıraktığını düşünüyordum. En azından birlikte olduğumuz an için.

      “Ailemin beni görmeyişini göz ardı edemiyorum.” Veronica’nın aştığını düşünmem bir hataydı. O hiç bir zaman aşamamış ve üstüne sadece mutlu rolü yapmıştı. Ben de bunca şeyi kabul etmiştim. Birlikte mutlu olmak istiyordum. “Anlayamıyorum seni, nasıl onları yok saymamı söylersin?”

      Gözlerini şehirden ayırıp bana baktı. Bu konuyu uzatmak istemiyordum. “Bu konuyu kapatabilir miyiz?”

      “Soruma cevap verir misin?”

      Bu sorunun cevabını kaç defa daha vermem gerekiyordu. Bunu anlamak bu kadar zor değildi. Elinde yarım sigarası azar azar yanmaya devam ediyordu. Aptal soruya cevap vermemi bekliyorsa bu hiçbir zaman olmayacaktı. Ben konuşmayı devam ettirmeyecek, sadece karşısında dikilerek susmasını bekleyecektim.

      “Neden susuyorsun, cevap versene.” Benden cevap alamayınca sigarasından bir nefes alıp şehre döndü. Her şeyin bittiğini düşündüğüm an… “Her ailem konusu açıldığı zaman rol yapmaktan bıktım. Ailem konusunda neden yanımda olmuyorsun?”

      Yeni bir sigara çıkardım kendime. Bu sakin olabilmem için gerekliydi. Bana neden yanımda olamıyorsun demişti. Sadece sakin olmalıydım. Sigaramı içerken bir yandan sessizce Veronica’ya bakıyordum. Benden cevap alamayacağını anlamasını istiyordum. Şu olanlar tüm hevesimi kaçırmıştı. Güzelce eğleniyor, bira ve sigaramızı içiyorduk ama şimdi…

      “Söylesene, ailenden hiç bahsetmeyişin bu yüzden mi, onları yok mu saydın?”

      Her şey buraya kadardı, istediğini elde etmişti.

      “Ailemi mi öğrenmek istiyorsun, onları bu kadar mı merak ettin! Her gün beni döven, gözyaşları içerisinde bırakan, eline ne geçtiyse fırlatan iğrenç bir babaya sahiptim. Ondan nefret ediyorum. Annemse… onu hatırlamıyorum bile.”

      Kalbim hızlanmış, beynim çırpınıyordu. Kaşlarımın gergin oluşunu hissediyordum. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Bütün hevesimin içine eden Veronica’ya bakıyordum. Bu boktan şeyleri öğrendiği için seviniyor olmalıydı. En sonunda dayanamayıp sesimi çıkarmıştım. Veronica’nın gözlerinin içinde pişmanlığı gördüm ama bunun bir önemi yoktu artık. Her şey olmuş ve bitmişti. Pişman olmak için çok geçti.

      “Be-ben böyle olacağını düşünme…”

      “Bunun bir önemi yok, artık yok.”

      Burada daha fazla kalmak, onunla birlikte durmak istemiyordum. Karşımda sessizce olanları düşünürken ben en iyi yaptığım şeyi yaptım. Arkama dönüp gitmeye başladım.

      “Nereye gidiyorsun?”

      Zifiri karanlığın içerisinde yerde oturuyordum. Sırtımı nereye yasladığımı bilmiyordum. Ne zamandır burada olduğumu bilmiyordum. Bunca zamandır tek yaptığım düşünmekti. Babamın bana sebepsiz yere kızdığı şeyi düşünüyordum. Ondan nefret ediyordum. Ona olan öfkem içimde şiddetleniyordu. Bana yaptıklarını asla unutmayacaktım. Bu iğrenç hayattan kurtulacak ve bir daha asla arkama bakmayacaktım. Gözlerimde uykusuzluğu hissediyordum. Orada olduğum sürece uykuya direnmiş, düşünüyordum. Gözlerimi ovuşturmaya başlamıştım. Yaslandığım yerden ayrılıp olduğum yere yatmayı planlıyordum. Yatmaya hazırlandığım sıra bir ses duydum. Biri olduğum yere yaklaşıyordu. Saniyeler sonra kapının altından ışık süzmesi geldi. Birinin buraya geldiğine emindim artık. Olduğum yerde biraz geriledim. Babamın gelip canımı yakması beni korkutuyordu. Kapıya yaklaşan kişinin gölgesini görebiliyordum. Her adımında gölge biraz daha büyüyordu. Kapının yanına vardığında gölge hareket etmez oldu. Ne yaptığını anlamaya çalıştığım sıra kapının kilidi açıldı. Ardından kapı açılırken içeriye dolan ışık karşısında gözlerim kamaşıyordu.

      “Baban uzun zamandır seni burada tutuyor, seni çıkarmaya geldim.”

      Kamaşan gözlerim, açılan kapının önündeki kişiyi seçmekte zorlanıyordu. Arkasından vuran ışık yüzünü karanlığa bırakıyordu. Anımsamaya çalıştıkça kim olduğunu hatırlayamıyorum.

      “Anne…”

      Bir süredir yağmurun altında boş boş yürüyordum. Hiçbir amacım olmadan kafamdaki sesleri bastırabilmek içindi. Sadece yürüyordum. Ne kadar olduğu, nereye gittiğimin önemi yoktu. Kafamdaki sesleri susturmam gerekiyordu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında sırılsıklam olmuştum. Yağmur damlaları saçlarımın her bir telinden gözlerimin önüne akıyor, yanağımdan süzülüyor, çenemden akıp gidiyorlardı. Beş altı adımda bir elimle yüzümü siliyordum. Yürümeye devam ederken Kevin aklıma geldi. Bunun üzerine onun yanına gitmeye karar verdim. Onu nerede olacağını tahmin edebiliyordum.

      Metrodan ayrıldığım gibi ücra sokaklara doğru ilerledim. Karanlığa gömülmüş sokağın içerisine girdiğimde ileride tek başına yanan sokak lambasının arada bir teklediği görünüyordu. Her zaman önünde beklediğimiz dükkanın önüne gitmeye başladım. Kaldırımda yürüdükçe ayakta dikelen bir silüet fark ettim. Silüete doğru yürümeye devam ediyordum.

      Yanına iyice yaklaşınca Kevin da beni fark etti. “Dostum şimdi mi geliyorsun?”

      “Yağmurun dinmesini bekliyordum ama baktım ki dineceği yok…”

      “Gel şunun altına daha fazla ıslanma.” Dükkanın tentesi altına geçtim. Kevin sırtındaki çantayı dükkanın önünde kuru yere koydu. “Dostum ilk başta gelmemişsin sonradan neden aptallık ediyorsun. Gelme işte.” Ceketini çıkarıp bana uzattı. “Al şunu giy.”

      Kendi ceketimi yere atarak verdiği sıcak ceketi giydim. “Yağmurun bu kadar uzun süreceğini bilmiyordum. Bu yağmurda senin çıktığını düşününce de duramadım. Kimi bekliyorsun?”

      Gelen giden var mı diye kontrol etti. “Son bir kişiyi bekliyorum. Şu malları elimden çıkardıktan sonra eve gideceğim.”

      Kendi ceketime bakma zahmetinde bile bulunmadan üzerimdeki ceketi yoklamaya başladım. “Bana bi’ sigara versene.”

      “İç cebinde var, çakmak da orada.”

      Kevin cümlesini bitirmeye yakın sigara kutusunu hissetmiştim. Kutudan bir sigara çıkardım. O soğukta içime çektiğim sigara, içimi ısıtmıştı. Kabaran sigara isteğim her nefeste biraz daha azalıyor, aklımdaki sesler yerini sessizliğe bırakıyordu.

      Veronica’yı geride bırakmıştım. Kevin’ın ceketiyle ısınmaya çalışırken sakince sigaramı içmeye devam ediyordum. Ara ara titriyordum. Sırılsıklam ve bu soğukta bunun olması kaçınılmazdı. Sigaramı içmeye devam ettiğim sıra kaldırıma vuran ayak seslerini işittim. Kevin’a baktım. Sokak lambasının olduğu tarafa bakıyordu. Ayak sesleri daha da yaklaştığı sırada sigaramdan son nefesi aldım. Sigaramı dudaklarımın arasından ayırdığım gibi kaldırımın kenarına attım. Yanan izmarite bakıyordum. Yağmur gözlerimin önünde hızlıca izmariti söndürmüştü. İleride şemsiyenin altında takım kıyafetli bir adam bize doğru geliyordu.

      “Bay Adrian, ben de sizi bekliyordum.”

      Adam Kevin’la el sıkışırken onun kim olduğunu anımsadım. İki gün önce bizden mal alan saygın adamdı. Benim elimi sıktığında beni baştan aşağıya süzdü. Üzerimin sırılsıklam oluşu onu şaşırtmışa benziyordu.

      “Beni bu yağmurda beklediğiniz için teşekkür ederim. Geldiğimde sizi bulamayacağımı düşünüyordum.”

      Kevin çantasının başına eğilirken gülüyordu. “Bunu bir ara düşündüğümü söyleyebilirim Bay Adrian. Sonunda sizi bu güzellikten mahrum bırakmak istemedim.”

      Ayağa kalktığında çantadan çıkardığı küçük paketi adama uzattı. Adam paketi eline almasıyla hemen cebine götürdü. “Bu düşünceli hareketinizin bir karşılığı olmalı.”

      Ceketinin cebinden lastiklenmiş banknotları çıkarıp Kevin’a verdi. “Sizinle iş yapmaktan memnunum Bay Adrian.”

      “İki gün sonra görüşürüz.” Demesiyle yanımızdan uzaklaşmaya başladı.

      Sokak lambasının altından geçtikten sonra karanlık sokakta gözden kayboldu. Adamın uzaklaşmasıyla Kevin bana baktı. Yüzündeki sevinci görebiliyordum.

      Gözümün önünde lastiklenmiş banknotları sallıyordu. “Adamım, şunları görüyor musun? Burada fazladan beş yüz dolar var, hepsi de bu adamı bekledik diye.”

      “Daha fazla önem verelim bu adama.”

      Kevin başıyla beni onayladıktan sonra tekrar çantasının başına eğildi. İçinden çıkardığı naylon poşete paraları koyarak ağzını bağladı. Poşeti çantanın içine yerleştirip ağzını kapattı. Bana baktı, yüzü gülüyordu. Fazladan para her zaman mutlu ederdi bizi. Ayağa kalkarken çantayı sırtına geçiriyordu.

      “Hadi gidelim dostum, burada durmanın bir anlamı yok.” Kevin çantanın görünmeyen bir tarafından şemsiye çıkardı. “Benim eve gidelim, sonra da bir şeyler içeriz.”

      Bu iyi olurdu işte. Şemsiyenin altında yağmura çıkıp yürümeye başladık. Sağ omzum şemsiyenin dışında kalıyor ve biraz ıslanıyordu. Ben sırılsıklamdım, olan Kevin’nın ceketine oluyordu. Sokağın sonuna varamamıştık ki kırmızı mavi ışıklar dikkatimizi çekti. Kevin’la arkamıza baktığımızda sokağın başında duran polis aracını gördük. Biz yürümeye devam ederken polis aracı olduğumuz sokağa giriyordu. Kevin’la aynı fikirde olduğumuz belliydi. Sakinliğimizi koruyarak yürümeye devam ediyorduk. Bizi çoktan fark etmiş olmalıydılar. Şimdi kaçmaya kalkarsak hemen peşimize düşerlerdi. Polis aracı yanımıza geldiği zaman göz ucuyla bakıyorduk. Bizi geçtiğinde az ileride durdu. Sağ cam yarısına kadar açılıyordu.

      “Kaçmaya hazırlan.” Kevin’ın kısık sesi beni şüphelendirdi. Bunu kaçmadan da halledebilirdik.

      Aracın yanından geçerken polis bize bakıyordu. Sakince yolumuza devam ediyorduk. Aracın iç ışığı polisleri görmemi sağlıyordu.

      “İyi akşamlar çocuklar, az biraz yaklaşır mısınız?”

      Polisin sözüyle araca biraz yaklaştık. Üzerimdeki ıslaklık belli olamaması için Kevin’ın arkasında duruyordum. Her iki polis de gözlerini dikmiş bize bakıyorlardı.

      “Bu saatte, bu tenha sokakta ne işiniz var?”

      “Benim evime gidiyorduk.”

      Polis benim üzerime dikkatle bakıyordu. “Senin evin nerede?”

      Kevin, polisin bakışlarının üzerimde olduğunu fark etti. Bana ufak bir bakış atarak polise cevap verdi. “İki blok ötede küçük bir market var, onun yanındaki bina.”

      Şoför koltuğundaki polis bize bakmayı bırakıp vitesin yanında bulunan kağıtları eline aldı. Hızlı hızlı öndekini arkaya alıyor, bir şey arıyordu. Biz ona bakmaya devam ederken diğer polis bana bakmayı sürdürüyordu.

      Tahmin ettiğim soru sonunda gelmişti. “Sen sırılsıklam mısın?”

      “Bir an önce eve gideceğim ve üzerime yeni kıya…”

      “Bu yağmurda dışarıya şemsiyesiz çıkacak kadar önemli bir işin mi vardı?”

      “Bu yağmurda nasıl bir işim olabilir memur bey?” Bir an ne diyeceğimi düşündüm. Ağzımı açtığımda devamı peşi sıra geldi. “Dikkatsiz bir şoför yolda giderken üzerime su ıslattı az önce. Arkadaşımın evi daha yakın olduğundan dolayı onun evine gidiyorduk.”

      Kağıtlara göz atan polis, bakınmayı bırakarak bizimle konuşan polisi dürttü. Ona döndüğünde kağıt üzerinden bir şey gösterdi. Kevin’la birlikte onları izliyorduk. Kevin başını fazla çevirmeden bana baktı. Bu bakış kaçma zamanını hatırlatıyordu.

      Polis bize dönüyordu. “Kevin London…”

      Kevin hızla açılan kapıyı tekmeledi. “Kaç hemen!”

      Kevin’ın bağırışı kulaklarımda yankılandı. Kaç hemen! Paniklemiş bir şekilde az önce yürüdüğümüz sokakta koşturmaya başladım. Ayaklarımın ıslak kaldırıma her bir vuruşunu duyuyordum. Son gördüğüm şey polisin ciddileşen suratıydı. Kevin’ın birkaç adım arkasında can havliyle koşturuyordum. İleride o arada bir tekleyen sokak lambası vardı. Işığa var gücümle koşturuyordum.

      “Kaçmayın! Yoksa…” Yüksek sesli bir patlama oldu.

      “Siktir, arkamdan ateş ediyor!”

      Ayak seslerinden başka bir ses duymakta zorlanıyordum. Sonra arkasına bakmadan koşan Kevin’ın sesini işittim. “Koşmaya devam et.”

      Karanlıktan aydınlığa doğru, her şeyimi geride bırakarak yalnızca koşturuyordum. Aydınlığa vardığım zaman istediklerime kavuşacağımı, bu kovalamacanın son bulacağını düşündüm ama yanılmıştım. Hiçbir şey son bulmamıştı. Polis hâlâ koşturmaya, ben ise kaçmaya devam ediyordum. Bu benim istediğim değildi. Şu an evde Veronica’yla birlikte ola- Hayır, hayır… Veronica’yla olamazdım. O da diğerlerinden farksızdı. Bunca zamandır tek istediğim, sorunsuz bir hayatımın olmasıydı. Sokağın sonuna vardığımız zaman Kevin sağa koştururken ben sola koşturdum.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.