Tatlı uykumdan uyanmış, sonunda gözlerimi karanlığa açmıştım. İçimde çok büyük bir boşluk vardı. Her ayağa kalktığımda, bir yere gittiğimde düşündüğüm her sefer kendini hatırlatan bir boşluktu bu. Ne kadar uzağa gidersem gideyim o benimleydi. O benim içimdeydi. O benim bir parçamdı.
Yalnızca bir sarılmanın geçiremeyeceği kadar büyüktü.
Bunca şeyden sonra elimde sorabildiğim tek bir soru vardı. Tanrım onu neden öldürdün? İyi, nazik, hiç kimseye zarar vermeyen bir kızı neden öldürdün? Adalet bu muydu? Senin adaletin bu muydu? Onlarca ölmeyi hak eden insan varken, boşa nefes harcayan insanlar varken Eleanor’u mu aldın? Ya ben… Eleanor yerine ben ölmeliydim. Ben de o saydığım insanlardan farksız değildim. Bu berbat, yaşamaya değmeyen hayatı yalnızca Eleanor için yaşıyordum. Neyim kaldı ki geriye şimdi?
BENİ DE YANINA ALSANA!
Beni de al. Ne duruyorsun! Hiçbir soruya cevap vermiyor, yalnızca susuyorsun. Orada bir yerde yaptığın tek şey bizi izlemek.
Koltukta arkama yaslanmış, oradan oraya gidip gelen Eleanor’a bakıyordum. Bir kez daha erkek kardeşi hakkında yakınıyordu. Eleanor nazik olabilmek için her zaman alttan alıyordu. Kardeşi de her seferinde dozajı arttırıyordu ve Eleanor’u üzüyordu. Kardeşi ile ilgili bir çözüm arıyordum.
“Beni dinliyor musun Russell?”
“Bir çözüm arıyordum. Konuşmayı denedin mi?”
Yürümeyi bırakıp bana döndü. “Konuşmaya başladığımda çekip gidiyor.”
“Baban konuşmayı denedi mi?”
“Babamın birkaç uyarısına rağmen söz dinlemiyor. En sonunda bilgisayarını el koydu.”
“Ceza iyi olmuş, belki onu akıllandırır.”
Yanıma oturdu. Ellerimi tuttu ve gözlerimin içine bakıyordu. Bu gözler bana her şeyi anlatıyordu. Ağzından çıkacak kelimeleri bire bir bilmiyordum ancak kardeşi için üzüldüğünü görebiliyordum. Onun üzülmesini istemiyordu. Onunla her zaman iyi geçinmek istediğini dile getirirdi. Kardeşi de tüm bunları biliyor olsaydı keşke.
“Ceza bir çözüm değil.”
Tanrım lütfen duy beni. Eleanor’un ölmeyi hak etmediğini sende biliyorsun. O dünyaya aitti. Dünya, Eleanor ile renkleniyordu. Rengarenk kişiliği bu dünyayı değiştiriyordu. Benim dünyamı değiştiriyordu. O her zaman hayat doluydu. Onun öldüğü düşüncesine katlanamıyorum.
Sana yalvarıyorum tanrım, benim canımı al ve Eleanor’un canını geri ver.
Odanın ortasında dans eden Eleanor’u seyrederken yüzümde ufak bir tebessüm oluştu. Eleanor’a hiçbir zaman hayır diyemiyordum. Daha önceki seferler gibi ansızın şarkıyı açmış, beni de kendisi ile dans etmeye zorlamıştı. Şimdi aramızda çok büyük bir fark vardı. O dans etmeye devam ediyor, ben ise koltukta oturuyordum. Yorgun ve nefes nefese kalmış bir şekildeydim. Kalbim eski ritmini yakalamaya, sakin olmaya çalışıyordu. Eleanor’a baktığımda yorgun olduğuna dair bir belirti göremiyordum. Dans etmeye dakikalar önce değil de yeni başlamış gibiydi.
Eleanor’a seslendim. Beni duyduğunda dönüp bana baktı. “Bu kadar enerjik nasıl olabiliyorsun?”
Sorunun cevabı bendeymiş gibi gözlerimin içine bakıyordu. Sorumu nasıl cevaplayacağını düşünüyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Sorunun cevabını bulmuş olmalıydı. Sırrını birazdan benimle paylaşacaktı.
Omuzlarını hafifçe yukarıya kaldırdı. Kollarını her iki yana açtı. Ağzından tek bir kelime çıktı. “Bilmiyorum.”
Cevabı biliyor gibi görünüyordu. Ses etmeden, yalnızca Eleanor’un yüzündeki kocaman gülümsemeyi seyrettim.
Uykuya doymamış, yorgun bedenime rağmen gözlerimi açtım. Hava aydınlanmıştı. Güneş odanın içerisine doluyordu. Kaç saattir uyuduğumu, günün hangi vaktinde olduğumu bilmiyordum. Başımı yastığımda hafifçe hareket ettirerek dışarıya baktım. Gökyüzünde bir tane bile bulut görünmüyordu. Masmavi gökyüzü göz alıcı görünüyordu. Dışarıya çıkmak için ne güzel bir gündü. Bana eşlik edecek birinin olmasını isterdim.
Ama…
“Şu güzel günde yürüyüşe çıkmamız ne kadar iyi oldu değil mi?”
Başımı kardırarak güzel gökyüzüne baktım. Masmavi, bulutsuz gökyüzünün altında yürüyorduk. Hava oldukça güzeldi. Dışarıya çıkarak gezip dolaşmak için idealdi. Bizde Eleanor’un isteği üzerine dışarıya çıktık. Bir memnuniyetsizliğim vardı. Eleanor ile her yere giderdim. Havanın iyi olması ya da kötü olması düşündüğüm bir şey değildi. Eleanor’un yanında olmak bana yetiyordu. Memnuniyetsizliğim Eleanor’dan kaynaklı değildi. Belki biraz olabilirdi. Beni buna nasıl ikna ettiğini merak ediyordum. Evden çıkmadan uzun ısrarlarına karşı koyamayıp en son kabul etmiştim ama hala kabul ettiğim için pişmanlık yaşıyordum. Gökyüzüne bakmayı bırakıp Eleanor’a baktım. Parıldayan gözleri ile bana bakıyordu. Sorusuna karşılık bekliyordu. Bana öyle bakmaya devam edersen sorusuna karşılık veremeyecektim.
“Russell?”
“Seninle yürümek güzel ama arabam ile dolaşmayı tercih ederdim.”
Cevabıma karşın gülmeye başladı. Hemen elimi bırakıp neşe ile birkaç hızlı adım attıktan sonra karşımda geri geri yürümeye başladı. Arkasında birinin olup olmadığına ya da takılıp düşeceği hiçbir şeye dikkat etmiyordu. Yüzündeki kocaman gülümseme ile bana bakıyordu.
“Arabandan hiçbir zaman vazgeçemiyorsun. Neyse ki farkına vardım, ne olursa olsun yegane aşkının yerini alamayacağım.
Ne kadar da zordu. Var olmaya birini düşlemek, nasıl olduğunu bilememek… Hayallerim ile şekillendirdim. Olmasını istediğim gibi düşledim. Benimle birlikte olduğunu düşündüm. Zamanla kendimi buna inandırdım. Onu hayallerimde yaşattım. Bu benim tek çaremdi. Sonra… Onu düşünmeden zaman geçmez oldu. Farkına varmadan bağımlı oldum. Zihnim ona bir dünya sunamaz oldu. Sonunda sınırlarını aştı, gerekliğe kavuştu. Onu her yerde aradım. Her yerde aradım ama bulamadım. Bulamayınca kederlendim. Onsuz hayat çekilmez oldu.
Sandalyenin üzerine çıkmış, duvardaki çiviye uzandığım sırada telefonum çalmaya başladı. Çalan müzik Eleanor’un aradığını bildiriyordu bana. Gün boyu beklediğim arama sonunda gelmişti. Elimdekini bir an önce çiviye asıp telefonu açmak için acele ediyordum.
Çiviye bir düğüm daha attıktan sonra hemen telefonu açtım. “Selam Eleanor, araman ne hoş. Bir iş ile uğraşıyordum hemen açamadım.”
“Önemli değil. Bende şimdi dışarıdayım. Kız kardeşimin birkaç şeye ihtiyacı var, onları alacağım. Bana eşlik eder misin diye aradım.”
Başka bir gün ve başka bir zaman olsaydı. Hiç düşünmeden Eleanor’un yanına giderdim ancak bu gün o gümlerden biri değildi. “Üzgünüm Eleanor, şu an meşgulum yanına gelemem.”
Onu reddedeceğimi düşünmüyor olacak ki karşılık vermesi biraz gecikti. “Ah, pekala. Alışverişten sonra senin evine gelebilirim.”
“Evde değilim. Ne zaman eve döneceğimi bilmiyorum.”
İkinci kez Eleanor’u reddedişim üzerine yüzümde bir gülümseme oluştu. “Anlaşılan bugün buluşamayacağız.”
“Üzgünüm Eleanor, şimdi kapatmam gerekiyor.” Bana uzatılan şeyi alırken telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.
Düşünüyorum…
Saatlerdir boş tavanı seyrediyordum. Bana görünen düşler onu hatırlatıyordu. Gerçek olan neydi? Tüm ışıklar sönmüşken gerçeği bulabilir miydim? Bitmek bilmeyen, içerisinden çıkılamayan bir süreçti bu. Her defasında en başa dönüyordum. Varlığım ona bağlıydı. Ve şimdi boşlukta sürükleniyordum. Gerçek neydi, hayal neydi soruları her şeyden şüphe etmeme neden oluyordu. Bunca yaşadığım hayat bir illüzyon olabilir miydi? Her bir kimse, her bir obje hayallerimde kurgulandıysa? Onu nasıl bulabilirdim? Gerçeği nasıl bulabilirdim?
…öyleyse varım.
Eleanor’un içeriye girdiğini duydum. Kız kardeşi ile bir şeyler konuşurken dış kapı kapandı. Kapının önünden ayrılarak bu tarafa geliyorlardı. Sakin kalmaya çalışıyordum. İçimdeki heyecanı kontrol etmeye çalıştığım sıra Eleanor ve kardeşi mutfağın kapısında belirdi.
“Baba, Russell? Senin burada-”
“Sürpriz! Doğum günün kutlu olsun Eleanor!”
Eleanor biz bağırmaya devam ederken bir süre konuşamadı. Önce mutlağı çevreleyen süslere, sonra bize baktı. Babası ile beraber masanın hemen ardında duruyordum Şaşkınlığını daha üzerinden atamamışken masadaki doğum günü pastasını gördü.
“Bu-bunlar…” Cümlesini bitiremeden bize baktı. “Siz ne zaman bir araya geldiniz?”
Eleanor’un babası sırtımı sıvazlamaya başladı. Babasının sırtımı sıvazlaması kendimi iyi hissettirdi. Uzun zamandır yokluğunu hissettiğim bir şeydi. “Bir haftadır bunu planlıyoruz.”
“Buluşalım dediğim zaman… Sen-”
“Mutfağı süslüyorduk.”
Yüzünde mutluluğu görebiliyordum. Onun sonsuza kadar mutlu olmasını istiyordum. Birdenbire yüzündeki mutluluktan eser kalmadı. Bir şeyin farkına varmış gibiydi. Kaşlarını çattı, bakışlarını benden ayırıp kız kardeşine çevirdi.
“Sen her şeyi biliyordun değil mi ufaklık?
Küçük kız kardeşi, tüm dişlerini göstererek sırıttı.
Yatakta sağa ve sola dönüyor, yalnızca kıvranıyordum. Ne kadar uyumak istesem de olmuyordu. Saatlerdir yatakta olmamla beraber boğazım kurumuştu. Umursamadan geçen dakikaların ardından bir bardak su içmeye karar verdim. Başımı yastıktan ayırmayı başardığımda yataktan yardım alarak doğruldum. Hareket etmekte zorlanıyordum. Kaslarım hareketsiz kalmaktan kasılmışlardı. Ayaklarımı yataktan sarkıttım. Odanın içerisine bakındım.
Hemen şurada ölsem ne olabilirdi ki?
Odanın etrafına dağılmış kitaplar, günlerce yerinde duran bilgisayarım ve duvarın dibinde parçalanmış resim çerçeveleri… Hiçbir şey değişmemişti. Duvarda asılı olan diğer çerçevelere baktım. Hayatımda bir iz taşımaya devam ediyorlardı. Zaman o izleri geride bırakacaktı. Sonunda yataktan ayrılarak etrafa saçılmış eşyaların yanından mutfağa ilerledim. Yalnızca bir bardak su için yatağımdan ayrılmıştım.
Arabayı kenara çektiğimde Eleanor’un evine bakıyordum. Gecenin bir saatinde Eleanor’u evine getirmiştim. Arabanın kapısını açmadan önce ufak bir sessizlik oldu aramızda. Arabanın içinde yükselen ses, sessizliği bastırıyor olsa da varlığı aramızda hissediliyordu. Eleanor eve uzun uzun bakıyordu.
“Eleanor, erkek kardeşin ile her tartıştığında benim evime gelemezsin. Demek istediğim…”
“Demek istediğini anlıyorum.”
Uzun uzun eve bakmaya devam ediyordu. Bir kardeşim olmadığı için duygularını tam anlamıyla kavrayamıyordum ama dışarıdan gördüklerim karşısında hoşnut değildim. Kardeşini düşünmesi, onu üzmemesi ne kadar güzel davranışlar olsalar da, bu davranışların sonucunda kendisini yıpratıyordu.
“Acı çekiyorsun Eleanor. Kardeşini daha sert bir şekilde uyarmalısınız. Daha fazla yanlış davranış yapmamalı.”
“Ben onun ne kadar acı içerinde olduğunu merak ediyorum.” Uzun, soluksuz bakışlarını evden ayırıp bana baktı. Eleanor’un gözlerine bakarken son söylediği üzerine bir şey diyemedim. Bana bakan bir çift göze bakmak ile yetiniyordum. “Kardeşim, annem yanımızdayken böyle değildi.”
Eleanor açıklamasına devam edebilmek için ağzını açmıştı ama bir cümle her şey için yetmişti. Açıklayacak birçok şeyi vardı belki de, şimdi devamı gelmiyordu. Eleanor’un ağzından dökülen cümle, kardeşine olan sinirimi yumuşatmayı başarmıştı. Genç yaşta bir annenin kaybını anlayamıyordum. Hayalimde canlandırabiliyor, düşünebiliyordum yalnızca. Kendini ifade edememek, öfkeni bastırmak…
Gerçekten yardıma ihtiyacı olan Eleanor muydu, kardeşi miydi?
Elimdeki bir bardak suya bakıyordum. Gözlerimi sudan ayıramıyordum. Öfkem içimde kabarıyor, büyüdükçe büyüyordu. Düşüncelerimde debeleniyor, Eleanor’a ulaşmaya çalışıyordum. Zaman önemini yitirmişti. Artık dakikaları ya da saatleri saymıyordum. Benim için tek gerçek Eleanor’un öldüğüydü. Tüm bedenim bir şok dalgası ile sarsıldı. Gözlerimin önündeki su sallanıyordu. Bardağın içerisindeki su benim için okyanus olmuştu. Kaybolmuştum bilinmezlikte. Ne yapacağımı, ne tarafa gideceğimi düşünüyordum. Her şey boşunaydı. Bir cevap bulamıyordum. Akıntılar beni istedikleri tarafa sürüklüyordu. Ufacık su, şimdi fırtına vurmuş gibi dalgalanıyordu. Titremem hat safhasına ulaştı. Okyanusun ortasında tek sığınağım tanrının ta kendisiydi. Onu görüyor, onu biliyordum.
Bardağın kenarlarına çarpan su, damla damla bardaktan ayrılıyordu. Daha fazla düşüncelerime dayanamayıp suyu tek nefeste içtim.
Eleanor ile şehirden uzaklaşıyorduk. Çok kullanılmayan, geniş yola doğru dönerken müziğin sesini kıstım. Birazdan Eleanor direksiyonun başına geçecekti ve duygularım karmakarışıktı. Yolun ortalarına geldiğimde arabayı kenara çektim. Eleanor’a baktım. Direksiyonun başına bir an önce geçmek için sabırsızlandığını görebiliyordum.
Gözlerimi önce gösterge paneline sonra yola çevirdim. “Arabanı çarpacağımdan mı korkuyorsun?”
“Yalnızca arabam ile vedalaşmama izin ver.”
Omzuma çok sert olmayan bir yumruk yedim. “Hey, abartma. Bomboş yolda en kötü ne olabilir?”
Bomboş dediği yola bakıyordum. Aklımdan türlü türlü senaryo geçiyordu. Yoldan çıkarak toprağa girebilir, bir yoldan diğerine geçebilir, ön veya arka tampon yolda kalabilir…
“Haklısın, ben fazla abartıyorum sanırım.”
Kontağı kapattığım gibi kapıyı açtım. Ben dışarıya çıktığım sırada Eleanor da hareketlenerek kapıyı açtı. İkimizde kapıları açık arabanın etrafında dolanıyorduk. Yolcu kapısına oturmak üzere hazırlanıyordum. Eleanor’un bakışlarını arabanın tavanı üzerinden gördüm.
“Endişelenme, arabanı çarpmayacağım.”
İçimdeki endişeyi bastıramaya çalışarak Eleanor’a gülümsedim.
Tek gördüğüm suçlu, sessiz kalandı.
“Senden nefret ediyorum.”
Bu cümleye karşı ne diyebileceğimi bilmiyordum. Eleanor’a baktım. Yüzündeki şaşkınlıktan anladığım, onun da ne diyebileceğini bilmiyor olmasıydı. Sesi kesilmiş, kala kalmıştı öylece. Bu çok ağır bir cümleydi. Her gün söylenmeyecek ama ortaya çıktığı zaman kesinlikle birinin canını yakardı. Bu tek mermiye sahip silah Eleanor’un erkek kardeşi tarafından ateşlenmişti.
“Annem gibi davranmayı bırak!”
Odasının kapısını sertçe kapatmasıyla Eleanor ve beni koridorda bıraktı. Eleanor’un yüzüne bakıyordum. Kardeşinin söylediklerinin şoku üzerindeydi. Doğruca ileri boşluğa bakıyordu. Gözlerinde biriken göz yaşları daha fazla dayanamayıp yanaklarından süzülmeye başladı. Akan her bir göz yaşı kalbine dokunuyordu. Bu böyle olmamalıydı. Kardeşi kör olmuş, gerçeği göremiyordu. Ama önce… Eleanor’u belinden kavradım. Koridordan uzaklaştırarak onu odaya götürüyordum. Oturup sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Belki de bir bardak su içse iyi olabilirdi.
Yol boyunca kıyafeti ile göz yaşlarını silmişti. Koltuğa oturduğunda konuşmak için yeltendiğinde sözünü kestim. “Yorma kendini. Senin ne yapmak istediğini biliyorum. Bir bardak su getireyim sana.”
Eleanor’un yanından ayrıldığım gibi hızlı adımlarla mutfağa ilerledim. Az önce olanları düşünüyordum. Eleanor sakin bir dille kardeşinden odasını toparlamasını istemişti. Birçok reddediş ve ısrarın çarpışmasına bürünmüştü.
‘Haftalardır odanı toplamıyorsun.’
‘Odamın dağınık olmasını seviyorum.’
‘Odanda çöp birikmedi mi ve odanı havalandırman gerekiyor.’
‘Burası benim odam, istediğim şekilde kullanırım.’
‘Kirli bir odada mı yaşamak istiyorsun?’
‘Bu seni ilgilendirmez.’
‘Annem burada olsaydı bu lafları söyleyebilecek miydin?’
Koridorda Eleanor’un yanına geri dönerken kardeşinin odasının önüne geldim. Durup kapıya bakıyordum. Elimde Eleanor’a götüreceğim bardak vardı ancak aklımdan geçen tamamen farklı bir şeydi. Kapıya yöneldim ve kapıyı tık tıkladım. İçeriden bir ses gelmiyordu. Bu uzaklaşmam anlamında olsa da kapıyı araladım. Koridordan içeriye süzülen ışık benden önce davrandı.
Eleanor’un kardeşi bilgisayarın başında ışığı fark edince arkasına döndü. “Senin burada ne işin var, çık odamdan.”
Kör birine yardım etmek için buradaydım.
Zilin çaldığını duydum. Kapın ardında kimin olduğunu biliyordum. Elimdeki su bardağını tezgaha koydum ve mutfaktan ayrıldım. Kapının yanına giderken hiç acele etmiyordum çünkü kapının yanına vardığım zaman da kapıyı açmayacaktım. Kapının önüne vardığımda bir kez daha zile bastı. Kapı deliğinden arkadaşıma baktım. Alt dudağında gözle görülen bir yara vardı. Morarmış yaranın bazı kısımları kan toplamıştı. Bir kez daha bastığı zilin arkasından bana seslendi.
“Orada olduğunu biliyorum.” Bu sefer konuşma zahmetinde bulunmadım. Kapı deliğinden bakmayı bırakıp yatağıma ilerledim. “Kapıyı açana kadar bir yere gitmeyeceğim Russell.”
Harika bir hava vardı. Güneş dağların üzerindeydi. Seyrek bulutlar gökyüzünde süzülüyordu. Şehir dağların arasında küçücük görünüyordu. Araba ile bu yere çıkmaya bayılıyordum. Gece vakti havası daha farklı oluyordu ama gündüz vakti manzarası ayrı güzeldi. Eleanor ile ses etmeden manzaranın tadını çıkarıyorduk.
“Ne kadar da şanlıyım.”
Eleanor’un söylediği cümle ona bakmama neden oldu. Bu doğru olamazdı. “Şanslı olan benim. Böyle bir dünyada senin gibi biri benim yanımda-”
Eleanor ansızın sıkıca bana sarıldı. Ellerim havada kalmıştı. Eleanor’dan böyle bir hareket beklemiyordum. Kısa bir süre Eleanor’a karşılık veremedim. Başını göğsüme yaslarken elleri ile belimi sarıyordu. Biraz olsun kendime geldiğimde ellerim ile Eleanor’u çevreledim.
Yıllardır içimde hissettiğim boşluğu hissetmiyordum. Hayattaki diğer yarımı bulmuştum. O ve ben, bir bütündük. İçimdeki bu his her şeye bedeldi. Onun ile yaşadığımız onca şeyin üzerinde bir şeydi. Odayı dolduran kahkahalarımız, onunla sayısız öpüşmelerimiz, sevişmelerimiz… Eleanor benim kollarım arasındaydı şu an. Onun kalbine dokunuyordum. Her bir kalp ritmini hissediyordum. Biz bir bütün olmuştuk.
“Tanrıya binlerce teşekkür ederim.”