1. Gün

“Hava çoktan karardı. Burada dikilip duramazsın tüm gece.” Bu bir ömür boyu yapabilirdim. Ilımlı bir şekilde sırtımı sıvazladı. “Senin de eve gidip dinlenmen gerekiyor.”

Gözlerimi bir an olsun önümden ayırmadan karşılık verdim. “Gitmek istemiyorum, sen gidebilirsin.”

“Biliyorsun ki bunu yapamam.”

Avcumun içindeki gümüş kolyeye baktım. Şu an tek istediğim yalnız kalabilmek ve olan tüm bu olanları sindirebilmekti. Çünkü inandırıcılıktan çok uzak bir rüya gibiydi tüm bu olanlar. “Beni neden yalnız bırakmıyorsun?”

“Seni bu durumda nasıl yalnız bırakabilirim? Bu geceyi sonlandıralım ve eve gidelim. Biraz dinlenmemiz gerekiyor, özellikle senin.”

Yanımda durmuş beni anladığını düşünüyordu. Geceyi sonlandırmaktan bahsediyordu. Gecenin benim için yeni başladığından habersizdi. Uzun, karanlık bir gece beni bekliyordu. Yardım edebilmeyi düşünüyordu. Bana kimse yardım edemezdi. Kalbimin içeri bomboştu ve asla dolmayacaktı. Gümüş kolyeyi avcumun içerisinde sıktım. Ne dersem diyeyim gitmeyecekti. Beni yalnız bırakmasını istiyordum sadece.

Pes etmiştim, ondan kurtulmanın tek yolu eve gitmekti. Bir süre donuk ifade ile öylece yüzüne baktım. O da bana bakıyordu. Aklımdan geçenleri söylemeyi düşündüm bir an. Ta ki gözlerinin içerisinde gördüğüm şeye kadar. Gözlerinin içerinde üzüntü vardı. Beni anladığını düşünüyordu.

Sonra vazgeçtim her şeyden.

Gümüş kolyeyi ceketimin cebine koydum. “Hadi gidelim.”

Kapı hızlı hızlı tıklandı ve içeriye bir kız girdi. “Geç kaldığım için özür dilerim.”

Oyalanmadan ön sıralardan boş bir sıraya geçti. Bu kız da kimdi? İki üç ay sonra üniversite bitecekti ve bu kızı daha önce gördüğümü hatırlamıyorum. Olayın tuhaflığı içerisinde kafamdaki karmaşayı gidermeye çalışıyordum. Sınıftaki insanlara dikkatle baktım. İsmini sayabileceğim kişi sayısı beşi geçmezdi ama simalarını biliyordum. Bunca zaman ben mi dikkat etmemiştim? Kafam karmakarışıktı. İşin içinden çıkmaya çabaladıkça boşuna uğraşıyormuşum hissine kapılıyordum. Ne kadar düşünürsem düşüneyim aklımın içerisinde bir yere sahip değildi. Diğer herkes kızı tanıyor görünüyordu. Ders kaldığı yerden devam etti.

Zilin çalmasıyla birçok kişi dışarıya çıktı. Ben yerimde oturup sıraların arasında gezinen yeni kıza bakıyordum. O sırayla diğerlerinin yaptığı projelere incelerken ben de onu inceliyordum. Onu ilk kez görmemi sindirememiştim ama artık kafama takmıyordum. Düşündükçe işin içerisinden çıkmayacağımı fark ettim.

Beyaz tenli bir kızdı. Açık kahverengi saçlarını topuz yapmış, turuncu ince bir sweatshirt giyiyordu. Gözüme takılan siyah eteğiydi. Uzun bir etekti. Günümüzde genç kızların etek giymemelerine o kadar fazla alışmıştım ki giyen birini görünce gözüme takılmıştı. Projelere bakmaya devam ediyordu. Sıra benim projeme geldiğinde masamın önünde durdu. Onun yüzüne daha yakından bakıyordum artık.

“Bunu mu yapacaksın?” Derste çizdiğim yılan taslağını işaret ediyordu. Sorusunu başımla onayladım. “Zor görünüyor?”

“Biraz öyle ama sence de projeler çok kolay değil mi?”

“Nasıl yani?”

“Yani… Üniversitedeyiz ve bize çiz ve kes gibi ortaokul projeleri veriyorlar. Yalnızca yaptıkları bizi uğraştırmak.” Projeme bakmayı bırakıp öndeki sıraya kalçasını yasladı. Şimdi kulak kabartmış beni dinliyordu. “Her şekilde uğraşacağız ama bu şekilde hiçbir şey öğrenmiyoruz.”

“Dediğin gibi düşünecek olursak, biraz basitler ama burada ki herkes senin kadar iyi olmayabilir.”

“Kendim ile kıyaslamıyorum, üniversiteye geldiklerinde temelleri çoktan geride bırakmış olmalılar.”

Dediklerimi düşünüyordu. Sonunda hak vererek yavaşça başını salladı. “Kahve içmek ister misin?”

Muhabbetin ortasında böyle bir soru beklemiyordum. Birkaç saniye gecikmenin ardından cevap verdim. “Neden olmasın.”

Yanımdan ayrılarak kendi eşyalarının yanına ilerlemeye başladı. Anlamsızca arkasından bakıyordum. Geri geldiğinde elinde ufak bir termos vardı.

“Şişen var değil mi?”

Başımı iki yana salladım. “Maalesef.

“Üzgünüm, şişenin olacağını düşündüm. Vermek isterdim.” Yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirerek muhabbete devam etti. “Az önceki hoca hakkında ne düşünüyorsun?”

“Bu hocayı pek fazla sevmiyorum. Kişiliği nazik ve iyi ama açık ve net biri değil. Adını unuttuğum bir diğer hoca, o biraz daha bağırıyor ve sert kişilikli ancak bir soru sorduğunda, net cevaplar veriyor.”

“Açık ve net olmayı tercih ediyorsun.”

Kahvesinden bir yudum aldı. Bir soru daha sormak üzere ağzını açmışken zil çaldı. Gitmesi gerektiğini işaret etti. Zil çalmasaydı, biraz daha konuşabilirdik. O kendi sırasına doğru ilerliyordu. Bende arkasından onu izliyordum.

Cebimden çıkardığım anahtar ile dış kapıyı açtım. Kapıyı hafif kendime doğru çekerek açtığımda karanlık odanın içerisine bakıyordum. O karanlığın birazdan beni yutacağını biliyordum. İçimdeki duygular, karanlığın seveceği türdendi. Adımımı atacak ve içerisinde kaybolacaktım. Şanslıysam eğer kendime geldiğimde karşımda Eleanor’u görecektim.

Karanlığın içerisine adımımı attım. “Sen gidebilirsin.”

Kapının önünde bana bakıyordu. İyi olup olmadığımı düşündüğüne emindim. “Biraz daha yanında durabilirim.”

Anlayışlı davranıp yanımda durması, beni anladığını düşünmesi canımı sıkmaya başlamıştı. Gözlerinin içerisine bakıyordum. Artık yeter, git başımdan diye bağırmak geçiyordu aklımdan. Sakinliğimi korumaya çalışıyordum.

Kapının kolunu tutup kapatmak için hazırlandım. “Teşekkür ederim, biraz yalnız kalsam iyi olur.”

Teşekkür ederim? Bunun dediğime inanamıyordum. Bunca şeye karşın teşekkür eden ben olmuştum. Bunu hak etmiyordu. Ondan kurtulabilmek içindi bu teşekkür. Sessizce gözlerimin içerisine bakmaya devam etti. İçimdeki ses, kapıyı yüzüne kapatmamı söylüyordu. Bunu yapmayacaktım. Dostuma bunu yapacak değildim.

Gitmek için merdiven yöneldi. “Yarın tekrar gelirim. Kendine dikkat et Russell.”

Sonunda gidiyordu. Merdivene attığı ilk adımla beraber kapıyı arkasından kapattım. Karanlık oda içerisinde yapayalnızdım şimdi. Olduğum yerde hareketsiz bir şekilde duruyor, arkamı dahi dönmemiş kapının kolunu tutuyordum. Ne yapacaktım ben bu evde? Eleanor’un hemen arkamda yaptıkları aklımın içerisinde canlanıyordu. Koltuğun üzerinde sakince uyuyor olması, odanın ortasında çılgınlar gibi dans ediyor olması, kahkahalarının odayı dolduruyor olması… Sesi kulaklarımdaydı. Bir daha gülüşünü duyamayacaktım. Arkama dönüp yüzleşmem gerekiyordu. Karanlık odaya dönüğümde gözlerim karanlığa çoktan alışmıştı. Odadaki eşyaları az biraz ayırt edebiliyordum. Aynı soruyu tekrarladım. Ne yapacaktım ben bu evde?

Az ilerideki bulunan koltuğa oturdum. Öylece karşı duvara bakıyor, bomboş hissediyordum kendimi. Şimdi zilin çalıp Eleanor’un gelmesini umuyordum. Hiç gitmemiş, benden ayrılmamış gibi tüm bu olanların hiçbir zaman yaşanmamış olmasını umuyordum. Kendimi kandırıp zilin çalmasını bekleyebilirdim ve öyle de yaptım.

Kapıyı açtığımda ‘Seni biraz beklettim.’ diyecekti. Bekledim, biraz daha bekledim. Karşı duvara astığımız fotoğraflara bakıyordum. Benim yanımdaydı ve mutluyduk. Zilin çalacağı zamanı bekliyordum.

İnanmak istemiyordum Eleanor’un öldüğüne.

Hayır, hayır… Bu gerçek değildi, olamazdı böyle bir şey. Başımı ellerimin arasına aldım. İki büklüm olmuştum. Sadece biraz daha beklersem eğer… O hiçbir zaman gelmeyecek! Gözlerim sonuna kadar açıldı. Kafamda yankılanan söz beni kendime getirdi.

Hışımla koltuktan kalkarak kapıyı açtım. “Eleano-”

Kapının ardında kimse yoktu. Kalbimin sızladığını, bin bir parçaya ayrıldığını hissettim. Bu gerçeği kabullenmesi ne kadar da zordu. Sadece mutlu olabilmek isti- Birdenbire odanın içerisi ışıkla doldu. Tüm düşüncelerimden birkaç saniyeliğine sıyrılıp pencereye baktım. Hemen ardında gök gürültüsü duyuldu.

Zil çaldığında çizdiğim resme bakıyordum. Birçok öğrenci sınıfa çoktan gelmişti. Hemen gözlerimi kapıya çevirerek onun gelmesini bekledim. Onunla bir daha konuşmak istiyordum. Nasıl konuşma başlatacağımı ya da ne konuşacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yalnızca aramızda geçen konuşma beni etkilemişti. Aklımda nasıl konuşma başlatacağımı planlıyordum. Bu sefer projelere bakan kişi ben olup yanına gittiğimde konuşma başlatabilirdim ya da dersin sonunda onu kahve içmeye davet edebilirdim ya da sadece bir ‘Merhaba.’ demeliydim.

Birkaç öğrencinin ardından sınıfa hoca girdi. Bugün de geç kalmıştı. Sadece bir kez gördüğüm kız için aklımdan geçenlere de bir bak. Geç olsa da gelirdi, herhalde. Geçen sefer öyle olmuştu. Geç kalmıştı ama gelmişti. Şimdi de gelecekti. İnanmak istediğim şey buydu.

Aynanın karşısında gözlerimin içerisine bakıyordum. Bedenen burada duruyor ve acı çekmiyordum ama ruhum kıvranıyordu. Acılar içerisinde bağırıyor, gerçeği inkar ediyordu. Gerçek buydu. Eleanor ölmüştü.

Sakin olmam ve kendime zaman ayırmam gerekiyordu. Her şey düzelece- Her şey nasıl düzelecekti? Ölen birini diriltemezdim. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Durduramıyordum, beynim düşünmeden yapamıyordu. Harıl harıl çalışıyor, bir çözüm üretebilmek için çabalıyordu. Ölümün ardından hiçbir şey gelmezdi. Çeşmeyi açıp avcumu suyla doldurmaya başladım. Bir kez, iki kez, üç kez… Yüzümü yıkamak iyi hissettirmiyordu. Islak yüzüme bakıyordum. Damlaların yüzümden akıp gidişini inceliyordum.

Neden buradaydım? Neden ölmüştü? Neden ben ölmemiştim? Neden… Neden… Neden?

Ayna karşısında durmak istemiyordum artık. Gözlerimin içine bakmak istemiyordum. Gözler ruhun aynasıysa eğer onları daha fazla görmek istemiyordum. Orada gördüğüm tek şey acı çeken birinin olduğuydu.

Dersin sonlarına yaklaşıyorduk ve o gelmemişti. Biraz üzülmüştüm. Onu görmeyi umuyordum doğrusu. Kapıya bakmayı bırakıp önümdeki eskiz defterine geri döndüm. Aklımda kaldığı kadarıyla kağıda aktarmış, şimdi ise son dokunuşları yapıyordum.

Kalemi elimden bıraktıktan sonra resmime baktım. Hemen önümde sıraya yaslanmış halini çizmiştim. Uzun eteğinin veya sweatshirtün detaylarını hatırlamıyordum ama çok kötü görünmüyordu. Beni en çok uğraştıran gülümsemesiydi. Gülümsemesi tüm detayları ile gözlerimin önündeydi ancak kalemim ise gülümsemesini kağıda geçirirken yetersiz kalıyordu. Bir ders boyunca uğraşmıştım. Bir başkası görse iyi olduğunu söyleyecektir ama benim için yeterli değildi.

Zilin sesini duyunca başımı kaldırıp sınıfa baktım. Ders sonunda bitmiş, öğrenciler sınıftan bir bir ayrılıyordu. Bugün de onu görememiştim. Sonraki derse kadar beklemek zorundaydım. Eskiz defterini kapattım, eşyalarımı topladım ve sınıftan ayrıldım.

Hızlıca gözlerimi açtım. Yatağımda yatmak bir işe yaramıyordu. Uyuyabilmek için ne kadar debelendiğimi bilmiyordum. Uyuyup kurtulmak bile bir çözüm değildi. Zihnim tamamen açık, gözlerimde tek bir uyku belirtisi yoktu. Eve gelmeden önce geceyi sonlandırmaktan bahsediyordu. Ayağa kalktığım gibi odanın içerisinde yatağımdan kitaplığa, kitaplıktan yatağıma gidip geliyordum. Şiddetle yağan yağmuru duyabiliyordum. Her adımımda yağmura ayak uydurmaya çalıyordum.

Düşünüyordum, durmadan düşünüyordum. Şimdi ne yapacağımı, bundan sonra ne olacağını, Eleanor’un olmadığı bir günün nasıl olacağını düşünüyordum.

Sabah sekize yakın gözlerimi açacaktım. Kalkıp hazırlanacak ve sıkıcı işime gidecektim. Ne uğrunaydı? Yaşamak için bir sebebim olmadıktan sonra ne anlamı vardı? Ruhsuz, neşesiz, yüzümde hiç yaşam belirtisi olmadan ve donuk bir ifade ile gün boyu çalışacaktım. Gelen müşterilere kahvelerini verecektim ama bir gün olsun benim için gelecek kimse olmayacaktı. Her zaman kapıyı gözleyecektim, bu da boş bir hayal ürünüydü aslında. Kimse gelmeyecekti çünkü çoktan öldüğünü kabullenmiş olacaktım. Hayatım devam ediyor diye yalanlar uyduracaktım kedime. Sonunda işten çıkıp eve geldiğimde boş bir ev karşılayacaktı beni. Belki de duvardaki tüm resimlerini kaldırmış olacak, evi eski haline getirecektim. En iyi yoldu sanırım unutmak. Karnım acıkacak, dolabı açacak ve ne yediğimin bir önemi olmayacaktı. Sadece karnımın doyuyor olması hayatta kalabilmek için yeterliydi. Ve son olarak gözlerimi kapayacaktım. Uyuyup tüm bunları bir kez daha gerçekleştirecektim. Uyku yalnızca tüm bu döngüyü başlatmayacaktı, her şeyi unutmamı da sağlayacaktı. Her gün azar azar Eleanor’u unutacaktım. Tüm bu olanlar yaşanmamış olduğu ana kadar, uyuyup unutacaktım.

Bu aşılması imkansız bir döngüydü.

Eleanor olmadan bir gün ne kadar da berbattı. Buna alışamazdım, alışmakta istemiyordum. Ellerimi başımın üzerine koydum. Düşünmeliydim, bir çözümü olmalıydı. Yatağa, koltuğa, önümdeki masaya, köşedeki kitaplığa bakıyordum. Belki bana çözüm sunabilirlerdi. Her önlerinden geçtiğimde bana çözümü fısıldamalarını umuyordum.

Evin içerinde dört dönüyordum. Adımlarımı hızlandırdım. Onlar bana yardım etmeyebilirlerdi ama durmaya niyetli değildim. Bir an kulağıma çalan yağmurun bana eşlik ettiğini düşündüm. Adımlarımı ne kadar hızlandırırsam, yağmur da benimle beraber hızlanıyordu.

Arka sırada yerime oturdum. Bu sefer onu görecek ve konuşacaktım. Zil çalmış, ders başlamıştı. Her an sınıfa gireceğini düşünerek kapıya bakıyordum.

Arka sırada yerime oturdum. Bu sefer gelecek miydi? Aklım, onu ilk gördüğüm gün gibi karışıktı. Onu görmek istiyordum.

Arka sırada yerime oturdum. Bu sefer gelmeyecekti. Hemen eşyalarımı masanın üzerine koydum. Hocanın geldiği gibi derse başladık.

Bulabildiğim tek bir çözüm vardı. Her zaman gözümün önündeydi, ben her seferinde onu görmezden geldim. Onca inkar edişimin ardından tekrar karşıma çıktı. Kabullenmekti tek çözüm ve bir kez daha inkar etmek istedim.

Yürümeyi dakikalar önce bırakmıştım. Duvarın dibine çökmüş, duvara yaslanıyordum. Kolların ise her iki yana düşmüş vaziyetteydi. Doğruca karşıya, duvara bakıyordum. Artık yapamıyordum. Bulduğum tek çözüme saplanıp kalmıştım. Eleanor’un öldüğünü sindirmeye çalışıyordum.

Odanın içerisi ışıkla dolup taştı. Birkaç saniye sonra gök gürlemişti. Perdenin ardında belli belirsiz bir ışık görüyordum. Gözlerimi dikmiş, ışığı seyrediyordum. Perdenin ardından hareket edişi fark ediliyordu. Yağmuru dinliyordum. Her damlanın patırtısı kulaklarımda yankılanıyordu. Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden öylece seyrediyor ve dinliyordum.

İçimdeki ben ise Eleanor’un ölümünü sindirmeye çalışıyordu.

Karşımda gözlerimin içine bakıyordu. Gözünün önüne düşen kırmızı saçlarını kulağının arkasına götürdü. Yanağının kenarı kıvrılıp gülümsediğinde içime bir huzur doldu. Kendimi Eleanor’un karşısında gülerken buldum. O çok güzeldi. Önüme doğru geliyordu. Önümde elini bana uzattı. Yağmurun sesi hala kulaklarımda, Eleanor’a elimi uzattım.

Arkadaşım birasını, havada tuttuğum birama vurup kafama dikti. “Buraya geldiğimiz iyi oldu.”

Hareketini eksik bırakmamak için biramdan bir yudum aldım. Kendimi iyi hissediyordum. Şehir karşımda, elimde bir bira, yanımda arkadaşım vardı. Ona dönüp gülümsedim. Buraya geldiğimize seviniyordum. “Değişiklik iyi geldi.”

“Derslerden oldukça sıkıldım.” Telefonda çalan müziği değiştirdi. “Senin derslerin nasıl gidiyor?”

Biramı her bir kelimemle hareket ettirerek bitkinliğimi daha fazla vurgulamaya çalıştım. “Aynı, sıkıcı, ve boş. Yaptığım projelerden hiçbir şey öğrenmiyorum.”

“İyi olmak senin suçun değil ya.”

Gönlümü okşaması yüzüme bir gülümseme kondurdu. “Yapma, o kadar iyi değilim.”

“Sen ne diyorsan o.” Aniden arabanın kaportasından kalktı. Birkaç adım dağın yamacına yürüdü. “Üniversite başlayalı iki yıl oldu ve hala yalnızsın biliyorsun değil mi? Bu gidişle yalnız öleceksin.”

Bunu ondan duymak beni hoşnutsuz etmişti. Dışarıdan da yalnız olduğum fark ediliyordu demek. Arabanın farlarının aydınlattığı çocuğa bakıyordum. Arkasını şehre dönmüş birasını yudumluyordu. Kendime doğru düzgün açıklayamadığım duygularım vardı. Ona anlatmanın doğru zamanı mıydı? Ne düşünüyorum ben, şimdi anlatmayacağım da ne zaman anlatacağım. O benim en iyi arkadaşımdı.

“Bir kız var.”

“Hadi be, sonunda birini buldun demek!”

Sevincinin birazdan bölüneceğini biliyor olmak biraz üzücüydü. “Hey, hey! Sakin ol biraz, aslında bir kız yok.”

Dediğimi anlamadığı yüzünden belli oluyordu. “Ne dediğinin farkında mısın? Kız var mı, yok mu?”

“İşin aslı biraz komik.” Birasından bir yudum aldı. Kaportaya yaslanarak anlatacaklarımı bekliyordu. “Bu ayın başında proje dersine yeni gelen bir kız gördüm. Bunca zamandır beraber ders görmemize rağmen ilk kez gördüğüme inanamıyorum. Sonra… Durum bu, şimdi ise kız ortalıkta yok.”

Karşımda kahkahalara boğulmaya başladı. Güleceğini biliyordum ama kahkahalar atması beklediğimin üzerindeydi. Kendine gelebilmesi için zaman tanıdım. Kendine gelince gözümün içerisine bakıp gülmeye devam ediyordu. Biraz sinir de olsam gülerken ona eşlik ettim.

“Şimdi elimizde bir kız var ama aynı zamanda yok. Bu durumda ne yapmalıyız?” Konuşurken de gülmeye devam ediyordu. “Kızın adı ne?”

“Bilmiyorum.”

“Nasıl bilmiyorsun, konuşurken kızın adını sormadın mı?”

“İlk ve tek konuşmamız olacağını bilmiyordum.”

Yüzündeki alaylı gülümsemeye bakıyordum. “Bu kızın senin hayalinin bir parçası olmadığına emin misin?”

Perdeyi açtığım gibi yağmuru seyretmeye başladım. Yağmurun sesi, gürültüyle çalışan aklımın sesini biraz olsun bastırıyordu. Sokak lambalarının altında bir insan dahi yoktu. Bu yağmurda güvenli evlerindeydiler, belki de uyuyorlardı. Gözlerimde uykunun belirtileri vardı. Zihnim ise sonuna kadar açık, düşünmeye devam ediyordu. Gözüm camdan süzülüp giden damlacıklara takıldı. Biri gidiyor, bir diğeri geliyordu. Yağmur ne kadar şiddetli görünse de onu izlemek biraz iyi hissetmeme sebep oldu.

“Yağmurda dans edelim mi?”

“Bundan emin misin?” Minik bir kıkırtının ardından hemen arabanın kapısını açıp ilk adımını dışarıya attı. “Hey, dur bir dakika!”

Kapı yüzüme kapandığında son sözümü duymamıştı. Arabanın önüne doğru ilerlerken bana bakıyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Islanmaktan zevk aldığı anlaşılıyordu. Arabanın önünden yanıma geldiği gibi şoför kapısını hızlıca açtı.

Islak elleri ile kolumu tuttu. “Daha ne bekliyordun Russell?”

Dışarıya çıktığımda kapıyı kapatma fırsatı vermeden beni arabanın önüne çekiştiriyordu. Arabanın aydınlattığı yere ilerliyorduk. Yağmur hızla saçlarımı ve kıyafetlerimi ıslatıyordu. Işıkların etrafımızı sardığı zaman, kulağımıza gelen müzikle beraber dans etmeye başladık.

Hopluyor, zıplıyor, kollarımızı sağa sola sallıyorduk. Hareketlerimizin hiçbir anlamı yoktu. Olması da gerekmiyordu. İçimizden geldiği gibi, nasıl hissediyorsak hareket ediyorduk. Ellerimizi birleştirip bir olduk. Arabadan yükselen titreşimler bize kadar ulaşıyordu.

İçimde hissettiğim coşku çok büyüktü. Eleanor’un yüzüne yapışan yeşil saçlarını kenara çekerek onu öptüm. Islak ve güzel bir öpücüktü.

Sakince arkamdaki yatağa oturdum. Pencereye bakmaya devam ediyordum. Biraz durulmuş, aklımdaki gürültü ise azalmıştı. Uykunun yükü göz kapaklarıma ağır geliyordu. Uyusam iyi olurdu. Arkadaşımın dediği şekilde belki de günü bitirmenin zamanı şimdi gelmişti. Günü bitirmek… Kulağa saçma geliyordu. Günü bitirmek bu kadar kolay mıydı gerçekten? Ya yarın… Yarın ne olacaktı? Hala cevaplanmamış bir sürü soru vardı. Daha da düşünmek istemiyordum. Uyumak üzere yastığa bakıyordum. Birkaç ufak hareketle birlikte başımı yastığa yasladım.

Şimdi gözlerimi kapatacak be kendimi sessizliğe bırakacaktım.

Gördüğüm kız yalnızca hayal ürünüydü. Haftalar geçtikçe gerçek dışı olsa da kendime söylediğim şey buydu. Yalnızca hayali bir kız görmüştüm, şimdi ise hayatıma devam ediyordum.

Dış kapıyı açtıktan sonra içeriye girdim. Yatağın yanına gittiğim gibi kendimi yüzüstü üzerine attım. Sonunda üniversite bitmişti. Ne kadar düşünmek istemesem de kız aklımın ucunda bir yer etmişti. Aklımı meşgul etmiyordu ama orada olduğunu biliyordum. Neydi ortadan kaybolmasını sebebi?

Cebimdeki telefonun titrediğini hissettim.  Telefonuma uzanıp cebimden çıkardım. Başımı hafifçe hareket ettirerek telefona baktım. Gelen mesaj annemdendi. Akşam yemeğe gelip gelmeyeceğimi soruyordu. Cevap yazmak için ekrana dokunduğumda durdum. Ne kadar aile yemeği olsa da gitmek istemiyordum. Yazmayı düşündüğüm gerçek cevap; Gelmeyeceğimdi. Daha fazla geciktirmeden ‘Geleceğim anne.’ yazdım. Ne düşündüğüm onların umurunda değildi. Umursadıkları son şey bendim.

Sesler… Her yerdeler. Karanlığın içerisinde dört bir yandan bana bağırıyorlar.

Onu bir daha asla göremeyeceksin,

Yaşamaya devam edebilecek misin,

Eleanor, o öldü,

Ben ölmeliydim, diyorlardı.

Gülüşü karanlığın içerisinde yankılanıyordu. Sesler peş peşe artarken kaçacak yer arıyordum. Seslerden kaçmanın bir yolu yoktu. Nereye gidersem, nerede olursam olayım sesler her zaman benimle beraberdi. Sesler şiddetini arttırdıkça nefes alacak yer azalıyordu. Artık zar zor nefes alabiliyordum. Bir nefes dahi alması eziyetti. Her yerimi sarmışlardı. Sesler benim bir parçam, ben seslerin bir parçasıydım.

Gözlerimi açtım.

Ölenle ölünmezdi. Her zaman bu öğretilmişti. Ben şu an yaşıyor muydum? Benden bir parça toprağın altındayken ben nasıl uyuyabilir, nasıl yaşayabilirdim?

Yatakta doğrulmuş, içime çekebildiğim ilk nefesle ciğerlerimi rahatlatmıştım. Hızlı hızlı nefes alıp vermeye devam ediyordum. Sesler hala benimle beraberdi ama az önce hissettiğim kadar yoğun değildi. Susmaya ise hiç niyetli değillerdi.

“Yemek nasıl geçti?”

“Sadece yorucu bir gündü.”

“Anlıyorum seni, ailenin ayrı olması zor bir durum.” Şişenin dibindeki birayı hafifçe sallamaya başladı. Parkın ücra köşesinde biramızı içmeye devam ediyorduk. “Kıza ne oldu?”

“Hangi kızdan bahsediyorsun?”

Başımı koltuğa yasladığımda göz ucuyla pencereyi gördüm. Yağmur çoktan durmuş, hava aydınlanıyordu. Beynim ağırlaşmıştı. Düşünmekte güçlük çekiyor, gittikçe koltuğa gömülüyordum. Koltukla bir bütün oluyordum ve uyumam için bana fısıldıyordu. Gözlerimi açık tutmakta zorluk çekiyordum. Artık uyumak istiyor… Beynim son gücüyle uyanık kalmaya çalışıyordu. Sesler bir bir uzaklaşırken benden biri kollarıyla sardı beni.

Üniversite başlamıştı. Üçüncü sınıf olmuş olmam hiçbir şeyi değiştirmemişti. Aynı hocalar, aynı dersler ve aynı diğer her şey…

Binanın önündeki merdivenden çıkıyordum. Etrafta birkaç tanıdık yüz görmüştüm. Hiç değişmemiş görünüyorlardı. Bir tanesi beni fark edip bana baktığında yanından geçiyordum. Göz göze gelmiştik. Hemen konuştuğu kişiye döndü ve bende yoluma devam ettim. Şu an güzel olan tek şey kulağımda çalan müzikti. Kimseyi ya da herhangi bir şeyi duymuyordum. Merdivenin sonuna ulaşmış, kapıyı kendime çekerek binanın içerisine girdim. İki yıldır okuduğum okulda nereye gideceğimi bildiğimden dolayı hiç oyalanmadan asansöre doğru ilerledim.

Minik, kırmızı ekrana bakıyordum. Kırmızı ekranda sıfırı gördükten saniyeler sonra asansör kapılarını açtı. Boş asansörün içerisine adım atıp çıkacağım katın tuşuna bastım. Kapılar birbirine yaklaşırken müziğe odaklanıyordum. İnce uzun aralıktan dışarıya bakıyor, gittikçe daralıyordu. Kapılar kapanmadan, asansörün içerinde bir başıma kalmadan önce onu gördüm.

Asansör yukarıya çıkarken gördüğüm şeyin gerçekliğine emin olamıyorum. Doğruca son baktığım yere baka kalmıştım. Bu gerçek miydi? Az önce… Bunu demesi bile zordu. Onu tamamen unutmuştum ve şimdi ise geri gelmişti.

Gözlerimi hafifçe araladım. Onları açık tutmakta zorlanıyordum. Uykuya doymamışlar, geriye kapanmak için can atıyorlardı. Odanın aydınlandığını zar zor görebiliyordum. Direnmeyi bırakıp gözlerimi kapadım. Karanlığın içerisinde tek düşünebildiğim, tek görebildiğim; Eleanor’du.

Koşturarak binanın içerisine girdim. Hızlıca merdivenleri çıkmaya başladım. Sınıfın önüne geldiğim gibi içeriye girdim. “Geç kaldığım için özür dilerim.”

Sıraların arasından geçtiğim vakit onu gördüm. Arka sıraya oturduktan sonra eşyalarımı çıkardım. Derse odaklanmaya çalışıyordum ama bunu beceremiyordum. Kendimi her seferinde ona bakarken buluyordum. Onu farklı gösteren kıyafetlerinin yanı sıra saçlarıydı. Kahverengi saçlarının yerini mavinin tonları almıştı.

Saate birkaç saniyede bir bakıyordum. Dersin bitmesine beş dakika vardı ama daha da uzuyor gibiydi. Bir an önce bitmesi için can atıyordum. Onu kahve içmeye davet edecektim. Bir kez daha saatime baktım. Zaman geçmiyordu adeta. Ben ona bakıyordum. O yanındaki kız ile konuşuyor, bir yandan da önündeki ile uğraşıyordu. Hoca, bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ve ben, ona bakıyordum. O, yanındaki kız ile konuşuyor, bir yandan da önündeki ile uğraşıyordu. Hoca, bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ve ben ona bakıyordum…

Artık tek yaptığım telefona bakmaktı. Bir dakikadan az kalmıştı. Zilin sesini duyduğumda yerimde oturmaya devam ediyordum. Zil çalıyordu ama içimde büyük bir tereddüt vardı. Bunca zaman ortalıkta yoktu ve şimdi onunla konuşmaya çalışıyordum. Resim çantamı elime alarak çıkışa ilerlemeye başladım. Her adımımda tereddüt ile savaşıyordum. Onun yanındaki kız da kalktığında sırada tek başına kaldı. Yanına vardığım son adımım ile zaman benim için durmuştu. Önümde iki yol vardı. Durmadan yoluma devam edecek ya da ağzımı açacaktım.

Konuşmanın doğru olmayacağını düşünerek durmadan yoluma devam ettim.

Yavaşça telefonuma uzandım. İlk gözüme çarpan saat oldu. On yediyi yirmi geçiyordu. Saatlerdir tek yaptığım uyumaktı. O kadar uyumama rağmen hiç dinlenememiştim. Beynim harıl harıl çalışmaktan bitap düşmüştü ama durmaya niyeti yoktu. Beynim ağrımaya başlamıştı. Fazla umursamadan telefonu bir parmak hareketi ile açtım. İki cevapsız arama vardı. İkisi de arkadaşımdandı. İki aramanın ardından birde mesaj atmıştı. ‘Bugün zile iki-üç defa bastım. Kapıyı açmadın, iyi misin?’

Arkadaşımın yazdıklarını düşüyordum. İyi olmak ve ben… Eleanor ölmüş, düşünmekten bitap düşmüş, saatlerce uyumuş ama bir işe yaramamış… Şimdi burada başım ağrıyor, ne yapacağımı bilmeden yatıyordum. Ben ne kadar iyi olabilirdim?

Eleanor öldü, yok o artık!

Telefonun başında arkadaşımın yazdığı mesaja bakıyordum. Doğruları söylemeyi düşündüm. İyi olmadığımı, acı çektiğimi, Eleanor’un yanında olmak istediğimi ama bunların ne önemi vardı. Söylediğimde Eleanor’u geri mi getirecekti ya da beni iyi mi hissettirecekti? Bunların hiçbirinin önemi yoktu.

Galeriyi açıp onun fotoğraflarına bakmaya başladım. Son fotoğraf onun bir melek olduğunun kanıtıydı. Kırmızı saçları, bembeyaz elbisesi ile bana bakıyor, gözlerinin içi ışıl ışıl parlıyordu. Fotoğrafları bir bir geride bırakıyordum. Çekildiğimiz selfieler, beni habersiz çektiği fotoğraflar; onun komik, güzel ve rengarenk kişiliği ile çeşit çeşit fotoğrafları vardı. Her fotoğrafta onun yanındaydım. Ne kadar da mutluyduk. Fotoğraflara bakmaya devam ettikçe hayal dünyasından sıyrılıyordum. Onun yüzüne bakmak, yalnızca baktığım sabit görüntülerin içerisinde varlığını sürdürmesi canımı yakmaya başlamıştı. Yeni fotoğraflar, eski fotoğrafların üzerinde biriktikçe onları da hatırlamakta güçlük çekecektim. Geriye ise tek bir son kalıyordu.

Galerinin derinlere indikçe gözüme bir video takıldı. Hemen tıklayıp videoyu başlattım.

‘…nor video mu çekiyorsun?’

Eleanor kamerayı bana çevirdi. ‘Geleceğe güzel bir video bırakmak istiyorum.’

Gözlerimi yoldan ayırıp Eleanor’a baktım. Yüzümde hafif bir gülümseme vardı. O gülümsemenin tek bir anlamı vardı. Söylediği söz hoşuma gitmişti Telefonun kamerasını açmayan birisi için biraz abartılı sözcüklerdi ama bu abartılı sözcükleri, o söylemişti. Gözlerimi yola çevirdiğimde Eleanor müziğe eşlik etmeye başladı. Telefonu yavaşça bir sağa, bir sola sallıyordu.

Kamera otuz kırk saniye patika yolu çekti. ‘Hey Russell, sende bana eşlik etmelisin.’

‘Eşlik ediyorum.’ Kamerayı hızla benim üzerimde sabitledi. ‘N’oldu?’

Omzuyla beni sıkıştırmaya başladığında kamera gösterge paneline bakıyordu. ‘Mızıkçıkıl yapma, ne demek istediğimi anladın.’

‘Araba kullanıyorum Eleanor.’

‘Bana eşlik edecek misin?’

‘Pekala.’

Eleanor geri çekildiği gibi müziğin sesini açtı. Kamera artık yolu çekiyordu ama Eleanor’un bana baktığına emindim. Müziğe eşlik etmemi bekliyordu. Ben müziğe eşlik etmeye başlayınca Eleanor’un sesi de duyuldu.

Zil çalmış, herkes dışarıya çıkarken önümde duran deftere aklımdakileri aktarıyordum. Sonunda üniversitenin hakkını veren bir proje vermişlerdi. Aklımda nasıl bir şey yapacağımla ilgili planlar kuruyordum.

“Russell?”

Ses çok tanıdıktı. Başımı kaldırdığımda onu karşımda dikilirken gördüm. Mavi saçlarına yakından baktığımda bir terslik olduğunu görebiliyordum. Mavi saç kıza hiç yakışmıyordu. Sanki bilerek kötü görünmeye çalışıyor gibiydi.

Saçının ucundan tutarak ne olduğunu görmeye çalıştı. “Saçımda bir şey mi var?”

“Şey… Hayır, kusura bakma lütfen. Saçını boyatmışsın?”

Endişesini gülümsemesiyle bastırdı. “Büyük bir değişikliğe ihtiyacım vardı.”

Koltukta doğrulduğum gibi mutfağa baktım. Karnım acıkmıştı. Ne olduğum yerden kalkmak, ne de bir şeyler yemek istiyordum. Karnımın uyarılarını görmezden geliyordum. Başımı iki elimin arasına aldım. Başımın ağrısı artmıştı. Beynim bu kadar çalışmaya dayanamamıştı. Çalışmaya devam ettikçe bu sorun olmaya başlıyordu. Ağrı kesici içmem gerekiyordu. Hemen ayağa kalkıp mutfağa ilerledim.

Buzdolabını açtığımda rafta duran şeyler gözüme çarptı. Dünden kalma makarnayı bitirebilirdim ama istemiyordum. Burun kıvırıp raflara göz atmaya başladım. Onca şeyin arasında yiyecek bir şey bulamıyordum. Başımın ağrısı bir kez daha kendisini hatırlattı. Ağrı kesiciden önce yemek yemeli… Raftaki ağrı kesici gözüme ilişti. Aç karnına ağrı kesici içmeyle ölecek değildim. Kutuya uzanarak bir ağrı kesici aldım. Bir bardak suyla ağrı kesiciyi hemen yuttum. Elimde bardak, lavabonun önünde başımın ağrısının geçmesini bekledim. Bir dakika kadar beklemiştim ama bir şey olmadı. Başım ağrımaya devam ediyordu. Geçecekti, geçmeliydi, öyle değil mi; geçmek zorundaydı.

Düşündüm, sadece düşündüm. Ne zaman geçeceğini düşündüm. Bir dakika sonra, iki dakika sonra, üç dakika veya bir gün; bir hafta, bir ay… Neyin geçmesi gerektiğini düşünüyordum. Baş ağrımın mı yoksa içimde bulunduğum durumun mu? Bilmiyordum, belki de ikisi içinde geçerliydi. Emin olduğum bir şey başımın ağrımaya devam ettiğiydi.

Banyo etmeyeli iki gün olmuştu. Kendimi kirli hissediyordum. Bu suyun altına girip çıkarak kurtulabileceğim bir kir değildi. Çok derinlerde olan ve asla gözle görülemeyecek türdendi. Kokuyor olmam veya biraz ter sorun edeceğim bir şey değildi. Birkaç gün daha banyoya girmezsem bunu önemsemezdim.

Küvete doğru ilerliyordum. Sadece denemek istedim, olmayacağını bile bile deneyecektim. Tıkacı yerleştirerek çeşmeyi açtım. Su dolarken üzerimdekileri çıkarıyordum. Her şeyi çıkardığımda üzerimde yalnızca boxer duruyordu. Soğuk suya baktım ve ilk adımı attım. Su buz gibiydi. Vücuduma yayılan soğuk tüm hücrelerimi titretiyordu. İki ayağımı da suyun içerisine soktuğumda su seviyesi bileklerimi biraz geçiyordu. Küvete tutunarak vücudumun geri kalanını yavaşça suyun içine sokuyordum. Titreye titreye küvete uzandım. Dişlerimin birbirine çarpmasına engel olamıyordum. Su seviyesi yükselmeye devam ederken gözlerimi tavana diktim.

Titreyen vücudumu bastırmaya çalışıyordum. Su göğsümü aşmış boynuma doğru yükseliyordu. Gözlerimi kapattım. Başımı suyun içerisine sokmadan hemen önce derin bir nefes aldım. Artık her yerin soğuk suyla çevriliydi. Bir kez daha onun sesini duydum.

‘Hey, Russell…’

“…yanına oturabilir miyim?”

Başımı kaldırdığımda sıranın yanında Eleanor’u gördüm. Hemen sıranın üzerine yaydığım eşyaları kenara çektim. “Tabi ki, buyur geç.”

Eleanor’u görmeyi hiç beklemiyordum. Dersin başlamasına daha yirmi dakika vardı. Ondan da öte yanıma oturması beni şaşırtmıştı. Birkaç eşyasını önüne çıkarıyordu. Bir şey demem gerektiğini düşünüyordum. Yanıma oturmuştu, elbette bir şey demem gerekiyordu. Tutulmuş kalmıştım. Aklıma söyleyecek bir şey gelmiyordu.

Bana baktığında cümleler ağzımdan çıkıverdi. “Bugün erkencisin?”

“Ah, evet.” Gülümsediğinde biraz olsun rahatlamıştım. “İki kardeşin varsa evden çıkmak her zaman kolay olmuyor.”

“Yalnız başıma mutluyum şu an.” Son dediğimi dememem gerektiğini hissetim. Yüzünde hiçbir değişiklik fark edememiştim ama gözlerinin içi bir şeyin değiştiğini belli ediyordu. Özel hayatına karışmak istemedim. “Kahve içmek ister misin?”

Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam etti. “Neden olmasın.”

Açtığım ağzımdan çıkan baloncuklarla beraber başımı suyun üstüne çıkardım. Ne kadar suyun altında kaldığımı kestiremiyordum. Bir veya iki dakika olmalıydı. Aklımdan iki dakika boyunca nefesimi tutamadığım geçiyordu. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Ciğerlerimi zorlayabildiğim kadar zorlamıştım. Ciğerlerim her isyan ettiğinde kendime suyun altında biraz daha durabileceğimi söyledim. Eleanor’un son dakikalarında nasıl hissettiğini bilmek istedim. Nefes almak istiyorsun, hayata tutunmaya çalışıyorsun ama bunu başaramıyorsun. Ciğerlerim kendine geliyordu. Yüzümdeki fazla suyu suvazlıyıp gözlerimin önüne düşen saçlarımı geriye attım. Küvetten taşan su, banyoda ses yapan tek şeydi. Hemen uzanarak çeşmeyi kapattım. Banyonun ıslanmış olmasını umursamıyordum. Geriye yaslandım ve tavanı seyretmeye başladım. Soğuk suyu hissetmeye devam ediyordum ama küvete ilk girdiğim şekilde titremiyordum artık. Soğuk su hissisleştirmişti beni.

Eleanor ile geçirdiğimiz son zamanları düşünüyordum. Aklımdan geçirdiğim anılar gözlerimin önünde gibiydi. Bu yalnızca zihnimin bir yanılsaması olmalıydı. Onu bir daha göremeyecek olmama inanamıyordum.

‘Russell…’

Göz ucuyla banyonun ışığıyla aydınlanan loş odaya baktım. Gerçeğin bu olmadığını biliyordum. O öldü, o burada değildi. Neyin gerçek, neyin sahte olduğunu söylemek güçtü. Odaya bakmaya devam ettim. İçten içe bir hareketlilik görmek istiyordum.

Eleanor’un bir kez daha seslenmesini umdum ama sesini bir daha duymadım. “Eleanor?”

Bana uzatılan kahveyi aldım. Sabahın köründe kendime gelebilmek için buna ihtiyacım vardı. Bugün yataktan hiç kalkmak istemedim ama bir şekilde başarmıştım. Küçük ve kalabalık kafenin içerisinde kendime oturacak bir yer bakıyordum. Sağa sola bakınarak ilerlerken Eleanor’u gördüm. İleride pencerenin yanında oturuyor, önündeki deftere bir şeyler karalıyordu. Başka bir yere bakmaksızın yanına doğru ilerledim.

Yanına yaklaştığımı fark etmemişti. Karaladığı şeye baktığımda uçan bir karga ayaklarında gül taşıyordu. “Yaptığın resmi beğendim.”

Hızlıca başını çevirip bana baktı. “Ah, şey… Korkuttun beni.”

Dudaklarımın kıvrılmasına engel olamamıştım. “Üzgünüm bunu bilerek yapmadım. Oturabilir miyim?”

Elimdeki kahveye baktıktan sonra eliyle karşı sandalyeyi işaret etti. Ben sandalyeye otururken çizdiği resme devam etti. Arkama yaslanmış kahvemden bir yudum aldım. Eleanor’u resmin başına eğilmiş, odaklandığını görebiliyordum. Onu şimdi rahatsız etmek istemedim. Karşımda güzelce resim yapmaya devam ediyordu. Başımı pencereye çevirip dışarıya baktım. Kafenin gürültüsü eşliğinde karşılıklı oturuyorduk. Üniversitenin bahçesinde diğer öğrencileri görebiliyordum. Her biri arkadaşları ile beraber sohbet ediyordu. Bahçede pek fazla görülecek bir şey yoktu, bu yüzden başımı gökyüzüne çevirdim. Bir yandan kahvemi yudumluyor, bir yandan ise uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıyordum. Eleanor’u düşündüm. Aylar öncesine kadar onu bir daha göremeyeceğimi düşünüyordum. Şimdi karşısında oturuyorum. Yüzümde bir gülümseme belirdi. Bu hayatın cilvesiydi. Ben umudumu tamamen yitirdiğimde o karşıma çıkıyordu. Gökten beni izleyen tanrıya bir bakış attım.

“Hey Russell, nasıl olmuş?” Eleanor’a baktığımda elindeki defteri önüme uzattığını gördüm. Hemen defteri elime alıp resmi incelemeye başladım.

Kanatlarını yukarıya doğru savuran karganın gölgelendirmeleri hızlı kalem darbelerinden olduğu belli oluyordu. Her türlerini çizme zahmetine girmemiş ama yer yer tüylerini belli eden çizgiler vardı. Karga ileriye, gideceği yere bakmak yerine güle bakıyordu. Gülün karga için büyük bir öneme sahip olduğu fark ediliyordu. Sıkıca taşıdığı güle baktığımda ilk göze çarpan kırmızı gür yapraklarının bazılarının düştüğüydü. Bunun nasıl bir anlama sahip olduğunu bilmiyordum. Uzun ince sapında belli aralıklarla dikenler görünüyor, üzerinde iki yaprak bulunuyordu. Karga tek başına çok iyi duruyordu fakat güle çok fazla özen gösterilmişti. Başımı kaldırıp Eleanor’un gözleri içerine baktım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Böyle neşeli, güler yüzlü, etrafına enerji saçan bir kızdan hiç beklenmeyen bir resimdi. Karga ve gül, ölümü çağrıştırıyordu. Ona baktığımda ölüme dair hiçbir şey göremiyordum. Üstüne üstlük yanındayken hayat buluyordum.

“Eee, ne düşünüyorsun?”

“Şey, ben… Bu harika görünüyor. Kesinlikle bunu başkaları da görmeli.”

“Teşekkür ederim, beğenmene sevindim.” Defteri vermem için elini uzattı. “Başkalarına göstermeyi düşünmüyorum.”

Karşımda bir başkası olsaydı. ‘Ama neden?’ derdim hemen ama ona karşı diyemedim.

Yüzü gözlerimin önündeydi. Neşe saçan yüzüne bakıyordum. Hemen arkasında ben vardım. Bir diğer fotoğrafta arabanın kaportasına oturmuş, bana poz veriyordu. Bir değerinde onu sırtımda taşıyordum.

Birden bir telefonun çalmasıyla kendime geldim. Kendimi karşı duvara bakarken buldum. Odanın içerisinde zamanın akışına ayak uyduramıyordum. Sersemlemiş bir şekilde önüme baktığım sırada telefon bana kendini bir kez daha hatırlattı.

Sonunda aramıştı. Biraz daha geç kalsaydı endişelenmeye başlayacaktım. Hemen solumdaki komidinin üzerinden telefonu aldığım gibi kulağıma götürdüm. “Eleano-”

Duyduğum ses karşısında gözlerim sonuna kadar açıldı. Eleanor bana geç kaldığını haber etmek için aramamıştı. Duyduğum ses gerçekleri yüzüme sert bir şekilde çarpmıştı. Karşı duvara baktım. Gözlerimi fotoğraflarda gezdiriyordum. Her bir fotoğrafta vardı, Eleanor yaşıyor olmalıydı.

“Alo… Alo, Russell? Orada mısı-”

Telefonu hemen bir kenara fırlatarak ayağa kalktım. Tek görebildiğim Eleanor’du. Karşı duvara doğru ilerliyor, onun yanına gidiyordum. Duvarın yanına vardığımda gözümü dikmiş olduğum fotoğrafı elime aldım. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile bana bakıyordu. Hemen arkasında ben vardım. O neşe saçarken ben yaşadığımı hissediyordum.

Üniversiteyi arkamda bırakmış merdivenden iniyordum. Basamaklar bittiğinde hızla arabama yöneldim. Arabama ilerlerken duraksadım. Arabam uzaktan çok kirli görünüyordu. Biraz tozluydu ve yıkamam gerekiyordu. Arabam güzel görünmeliydi. Biriktirdiğim para ile almıştım. Ufak tefek sorunlar çıkarıyordu ama hiçbir zaman beni yarı yolda bırakmamıştı. Arabamın yanına gittiğimde parmağımla üzerindeki tozu kontrol ettim. Kesinlikle bugün arabamı yıkayacaktım.

Resim çantamı arka koltuğa attıktan sonra şoför koltuğuna oturdum. Anahtarı kontağa yerleştirip durdum. Şimdi ne yapacağımı düşünmeliydim. Eve gidecek… Ya da arkadaşımı arayıp dışarıda mı gezsek? Eve hiç gitmek istemiyordum. Belki de bir şeyler içmemiz daha iyi olacaktı. Telefonu cebimden çıkararak arkadaşımı aradım. Aramayı hoparlöre aldığım gibi telefonu yan koltuğa attım. Telefon çalarken bende bir yandan arabayı çalıştırdım.

Arabayı park yerinden çıkarmaya çalışıyordum. “…hey, hey! Russell? Orada mısı-”

“Buradayım, buradayım. Araba kullanıyorum. Ders daha yeni bitti.” Üniversitenin bahçesinden çıkmak üzere sağa sola bakınıyordum. “Eve gitmek istemiyorum. Bugün bir şeyler içelim mi diye soracaktım.”

Yolun boş olduğunu görünce yola çıktım. Bir şey ile uğraşıyor gibiydi. “Aslında iyi fikir ama bitirmem gereken birkaç işim var.”

“Sorun değil, senin yanına gelirim. Yarım saat sonra-” Hemen yolun sağında Eleanor’u gördüm. Durakta servisin gelmesini bekliyordu. “Bu Eleanor.”

“Şu bahsettiğin kız mı?”

“Evet o. Ben şimdi kapatıyorum, daha sonra yanına gelirim.”

Durağın az ilerisinde durabilmiştim. Arabayı geri vitese alıp durağın önüne doğru gittim. Eleanor’un önünde durduğumda beni fark etti. Arabaya yaklaşırken yan kapıya uzanıp açtım. İçeriye davet edercesine kapıyı ittirdim.

“Seni evine kadar bırakabilirim.”

Hafifçe eğilip benimle göz teması kurdu. “Buna hiç gerek yok. Servis şimdi gelir.”

“Fazladan yolun bir zararı yok. Böylece güzel bir müzik bize eşlik de edecek.”

Arabanın radyosuna bakıyordu. “Müzikleri ben seçeceksem, kabul edebilirim.”

Gözlerimin içerisine bakıp gülüyordu. Gülümsemesi kalbimin en derinlerine kadar ulaştı. Bir an arabadan inip onu öpmek istedim. Yüzümde bir gülümseme belirdi. Yüzümü göremesem bile çok aptalca bir gülümseme olduğuna emindim. Bir yola bir de gösterge paneline bakıyor, Eleanor’un binmesini bekliyordum. Arka kapının açıldığını duydum. Sonra Eleanor ön koltuğa oturdu. Şu an dünyanın en mutlu insanı olabilirdim. Eleanor’a ufak bir bakış atıp arabayı sürmeye başladım. Ben üniversitenin çıkışına ilerlerken o, bir yandan telefonunu radyoya bağlamaya çalışıyordu.

Sabah aldığım telefon çağrısı hayatımı ansızın değiştirmişti. Hayat güzelce devam ederken, hiçbir sorun yokken, onunla birlikte mutluyken her şey değişmişti. Neden, neden gitmek zorundaydı? Zamanı mı dolmuştu? Her şey çok güzeldi, her şey onunla çok güzeldi ama şimdi… Şimdi güzel bir şey göremiyordum.

Soğuk ve karanlık, odanın içerisini sarmıştı. Ben odanın ortasında bir başımaydım. Üşüyor ve hiçbir şey görmüyordum.

Dizlerimin üzerine çöktüm. Kendimi kollarımla sardım. Titrememi engelleyemiyor, düşünceler hızla aklımdan geçip gidiyordu. Omuzlarımı sıkıyor, vücudumun titreyişini durduramıyordum. Olmuyordu, yapamıyordum. Odanın içerisi o kadar da soğuk değildi. Düşüncelerim karmakarışık ve doluydu. Bana çok ağır geliyorlardı.

“Seni eve bırakabilirim.” Eleanor’un gözleri içine bakıyordum. Kendi içerisinde ufak bir tereddüte sahip olduğunu görebiliyordum. “Ben de o tarafa gidiyorum, seni götürmem sorun olmayacaktır.”

Bana baktı. “Oraya gidiyorsan eğer.”

Son dediğim Eleanor’u yatıştırmış olmalıydı. Arabaya binmesi ile yola koyulduk. Üniversiteden çıktığımızda Eleanor telefonunu radyoya bağlamış ve bir müzik açmıştı.

Sesler… Sesler her yerde…

Başımı kaldırdığımda şiddetle yağan yağmuru fark ettim. O dışarıda, ben ise içerideydim. Sırılsıklam olmuş, bu soğuk havada üşüyor olmalıydı. İlk kez yağmurun yağmasından nefret ettim. Yağmuru durdurmak istiyordum ama buna yetecek gücüm yoktu. Burada yalnızca yağmurun yağışını dinliyordum.

Durağın önünde durdum. “Gel hadi, seni eve bırakayım.”

Arabanın yanına yaklaşarak başını içeriye uzattı. “Dur tahmin edeyim, o tarafa mı gidiyorsun?”

Söylediğim ufak yalan sonunda ortaya çıkmıştı. Karşısında yalnızca durup bakmak yerine bir şey demek istiyordum ama ağzımdan çıkacak her laf beni daha aptal bir duruma sürükleyebilirdi. Sessizce suçlu olduğumu kabul ettim.

Resim çantasını arkaya koydu ve ön koltuğa oturdu. Yüzünde insanın içini ısıtan gülümsemesi ile ağzında iki kelime döküldü. “Teşekkür ederim.”

Neden burada olduğumu sorguluyordum. Hala yaşıyor olmamın hiçbir anlamı yoktu.

Pencereyi açtığım gibi soğuk havayı ciğerlerime çektim. Dışarıyı seyredip soğuk havanın beni sarmasına izin verdim. Yağmur sesi kulaklarımda yankılanırken sadece pencerenin önünde dikeliyordum.

Yağmurun altında sırılsıklam olmuş Eleanor’a bakıyordum.

Ders sonrası binadan çıktık. Eleanor ile merdivenden beraber iniyorduk. “Arabayı az ileriye park ettim.”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.