Theodore (Bölüm 6)

      Asıl ölmesi gereken kişi bendim. Fark ettiğim en büyük şey buydu.

      Bir ses duyuyordum. Uykumu bölen şey buydu. Gözlerimi açtığımda karanlığın içerisinde odamdaydım. Gözlerimi ovuşturduğum sırada bir kez daha duydum. Biri bağırıyor gibiydi. İlk aklıma gelen annemdi, neredeydi? Küçük bir ürperti hissettim. Karanlıkta odanın içerisini görmekte zorlanıyordum. Komodinin üzerindeki gece lambasını yaktım. Bağırışı bir kez daha duydum. Çok tanıdık geliyordu ama emin olamıyordum. Gözlerimi bir kez daha ovuşturup yataktan kalktım. Kapının yanına ilerliyordum. Gölgem kapıya vururken kapıya yaklaştım. Kapıdan dışarı kafamı uzattığım zaman merdivene baktım. Kısık loş bir ışık görünüyordu. Babam hâlâ uyanık olmalıydı. Sessizce merdivene yaklaşmaya başladım. Bağırış bir daha kulaklarımı doldurdu.

      O an içimi büyük bir endişe kapladı. Merdivene koşturup hızlı hızlı iniyordum. Artık ses çıkarıp çıkarmamak hiç umurumda değildi. Ben babamdan kaçmak için uyurken onu arkada bırakmıştım. Şu an beni dövüyor olması gerekirdi…

      Televizyonun loş ışığından geçerek yatak odasına geçtim. Kapıyı hiç düşünmeden açtığımda beyninden vurulmuşa döndüm. Gördüğüm manzara karşısında kımıldayamıyordum. Annem, babamın ayakları altındaydı. Yatağın kenarına kıstırmış, acımadan vuruyordu. Babam kapıya baktığında o korkunç gözleriyle karşı karşıya geldim.

      “Theo-dore… ta-tatlım, git lüt-en…”

      Annemin sesini duyduğumda gözlerim dolmaya başladı. Orada ben olmalıydım. Dövecekse beni dövmeliydi. Canım yanıyordu, onu bu şekilde görmek canımı yakıyordu! O canavarın anneme bunu yapmasını istemiyordum. Ondan nefret ediyordum. Onu öldürecek ve bu yaptıklarını ona ödetecektim.

      “Anneni duydun Theo, gitmelisin şimdi.”

      Gözlerim bulanıyordu. Gözyaşlarımı tutamıyordum. İçimde öfkenin kabardığını hissediyordum. Gözyaşlarımı siliyor olmam hiçbir ifade etmiyordu. Hemen yerini yenileri alıyordu. Baba denen canavara bakıyordum. Bana gitmemi söylüyor, annemin onun ellerine bırakmamı söylüyordu.

      “O bakışlar da ne öyle?”

      Kontrolümü kaybettiğimi hissettim. Sadece onu öldürmek istiyordum. Üzerine doğru koşturmaya başladım. Onu öldürecektim. “Rahat bırak annemi!”

      Elinin tersiyle attığı darbe, yere yıkılmama yetmişti. “Erkek mi oldun piç kurusu!”

      Yerdeyken savurduğu tekme karnıma gelmişti. Acı karşısında büyük bir çığlık attım. Ona karşı koyabilecek gücüm yoktu. Hiç umursamadan tekmelemeye devam ediyordu. Dizlerimi kendime çekerek kendimi savunmaya çalışıyordum. Hiç faydası yoktu. Sonra tekmeler kesildi. Gözlerimi açtığımda annemin üzerime kalkan olduğunu gördüm.

      “Dün bana geç kalmayacağını söylemedin mi Theodore?” Simon karşımda ne diyeceğini düşünüyordu. “Bak, sana olan güvenimi fazlasıyla zedeledin. Bu kaçıncı, zaten yarım gün çalışıyorsun. Ah… tanrım.” Derin bir nefes aldı. Bir tavana bir bana bakıyordu. Söyleyecek çok şeyi vardı ama kendisini tutuyordu. “Geç işinin başına Theodore.”

      Karşısında bir an bile durmadan depodan ayrıldım. Simon sert üslubunun yanında, merhametini göstermişti bana karşı.

      Öğlene yaklaşırken kafe oldukça sakin duruyordu. Onlar gibi olmak benim için bir hayalden öteye geçmiyordu. Normal bir yaşamım hiçbir zaman olmayacaktı. Her daim birilerinden azar yiyip duracaktım.

      Biraz daha dayanmak zorundaydım.

      Masada duran peçeteliği kaldırarak masanın her yanını silmeye başladım. İki üç masa haricinde kafe ağzına kadar doluydu. Etrafımdaki insanların gülüşmeleri ve konuşmaları esnasında masayı silmeye devam ediyordum. Bugün üzerimde büyük bir huzursuzluk vardı. Bugün hiç çalışmak istemiyordum. Elbette, çalışıp çalışmayacağımı kimse bana sormuyordu. Çalışmak benim zorunluluğumdu. Masayı silmeyi bitirince peçeteliği yerine koydum. Geri dönüp bezi yerine götürüyordum. Bezi yerine koymak üzereyken Zack bana seslendi.

      “Çöp kovasını bir ara boşaltıver.” Zack hazırladığı kahveyi müşteriye teslim ederek sonraki kahveyi hazırlamaya başladı. Elimdeki bezi koymamla çöpün yanına gittim. Mavi çöp poşetini tutup bağlamak üzereydim. “Şimdi demedim sana, ayağımın altından çekil.”

      Poşeti bağlamayı bırakıp kenara çekildim. Müşteriyle birlikte Zack’in başında kahveyi bitirmesini bekliyordum. Kahveyi hazırladığı sırada ara ara bana bakıyordu. Yanında Alexis son müşterinin siparişini alıyordu. İki müşterinin kahvesini de hazırladıktan sonra Zack yanımdan geçerek depoya ilerledi. O son bakışı her zamanki bakışlarından farksızdı. Sessizce yanından çöp kovasının önüne geçtim.

      Elimde çöp poşetiyle kapıya doğru gidiyordum. Kapıyı açtığımda çanın sesini duydum. Gökyüzünde kara bulutlar bir araya toplanıyordu. Benim için toplanıyor, beni anlıyorlardı. İçimdeki huzursuzluğun farkındaydılar. O an kaçmak geldi içimden. Sokakta hem sağdaki çöp konteynerine hem de kafeye baktım. Bunca şeyden sonra daha ne kaybedebilirdim ki? Kafenin önünde dikilmiş, düşüncelerimle yüzleşiyordum. İyi, kötü, doğru, yanlış; kaçmak ya da kaçmamak…

      Sokakta insanların arasında konteynerin yanına ilerlemeye başladım. Yanına vardığımda poşeti konteynerin içine attım. Yeterince oyalanmıştım, hemen geri dönmeliydim. Kaldırımda hiç görmeyi beklemediğim bir kişi yolumu kesti.

      “Selam, Theodore’du değil mi?” Bu kafeye her gün gelen kızdı. Karşısında taş kesilmiştim. “Ben Layla, tanıştığımıza memnun oldum.”

      Tuvalete kaçtığım gibi kapıyı arkamdan kapattım. Kapıyı kilitleyerek kapıya yaslandım. Karanlığın içerisinde hızlı hızlı nefes alıyordum. Arkamdan geliyordu, ağzını açtığında kıyamet kopacaktı. Ondan korkuyordum. Bu yüzden en yakın yere, tuvalete sığınmıştım.

      “Çık hemen dışarıya!” Babam kapıya sertçe vuruyordu. “Çık hemen! Senin pisliğini ben temizleyemem. Çık ve temizle!”

      Kapının arkasına çöktüm. Dizlerimi daha da kendime çekiyordum. Sadece bir bira düşürmüş ve kırmıştım. Sadece bir biraydı. Kapıya vurmaya devam ediyordu. Onun için yalnızca bir bira değildi. Vurmaya devam ederken televizyonun sesini duyabiliyordum. Kapıyı açtığımda kesinlikle beni dövecekti. O kapının yanından ayrılmadan asla dışarıya çıkmayacaktım.

      Kapı yavaş bir şekilde tık tıklandı. “Theodore, iyi misin?”

      Simon’un sesini duyduğumda rahatladım. Etrafıma bakarak nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Ayağa kalktığımda sensörlü lamba yandı. Gözlerim ışığa alışırken tuvalette olduğumu fark ettim. Paniklemiş ve elini uzatan kızın yanından kaçtığımı anımsadım. Aynada kendimi görüyordum. Kötü görünüyordum. Neden kaçmıştım? Sadece elini uzatmış, benimle tanışmaya çalışıyordu. Kendimde değildim. Huzursuzluğum gittikçe artıyordu, bunu hissediyordum.

      Yüzümü yıkayıp dışarıya çıktım. Karşımda Simon duruyordu. Ağzından o iki kelime çıktı. “İyi misin?”

      Kaçmamın ardından kıza görünmek istemiyordum ama o gidene kadar da tuvalette duramazdım. Ağır adımlarla kafenin önüne doğru ilerledim. Tezgahın yanına geldiğimde göz ucuyla insanların arasında onu aradım. Önce çoğunlukla oturduğu yere baktım. Bir grup genç birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Diğer masalara baktığımda onu gördüm. Kahvesini almış, defterine bir şeyler yazıyordu.

      “Alexis, Theodore kasaya geçsin, zorlanırsa yardım edersin. Ben sigara içmeye çıkıyorum.”

      Sıradaki müşteri istediği kahveyi bana söylerken bir gözüm Simon’un üzerindeydi. Yaktığı sigarayı ağzına götürdüğünü hayal ettim. Kötü bir durumdaydım. Kötüden de kötüydüm. Boğuluyordum ve bir tek bunun ben farkındaydım. Dikkatimi önümdeki ekrana vermeye çalışıyordum. Müşterinin benden istediği kahveyi hatasız yapmalıydım. Siparişini onaylayıp onu ödemeye yönlendirdim.

      Çan kulaklarımda yankılanıyordu. Ekrandan başımı kaldırdığımda onu gördüm. İri yarı cüssesiyle tam karşımda duruyordu. Gözlerim sonuna kadar açılmış ona bakıyordum. Onun burada olmasına imkan yoktu. Benim yerimi asla bilemezdi. Ondan kaçarak buraya gelmiştim. Bir kez daha onun yanına dönmek istemiyordum.

      Yeni gelen müşteri siparişini tekrar ediyordu. Gözlerimi sertçe ovuşturdum. Kendime gelmeliydim. Canım yanıyordu, çok fazla canım yanıyordu. Müşterinin yüzüne bakıyordum. Onu duymakta zorlanıyordum. Benden cevap alamayınca Alexis’e baktı. Etrafımdaki tüm gözleri üzerimde hissediyordum. Her biri bana bakıyor, yalan yanlış sözler söylüyordu. Beni tanımıyorlardı, hakkımda hiçbir şey bilmiyorlardı. Canımın yandığının farkında değillerdi.

      Biraz daha dayanmak zorundayım.

      Gecenin bir saatinde dikkatli bir şekilde odamın kapısını kapattım. Başımı kapıya yasladım. Bu sefer tatlı ve acısız olacaktı. Bu sefer, bu sefer yapacaktım. Kendimi uykunun kollarına bırakacaktım. Gözlerimi açtığımda pencereden sızan ay ışığı, odayı biraz aydınlatıyordu. Elimdeki hap kutusuna baktım. Biraz daha baktığımda kaçınılmazı geciktirdiğimin farkına vardım. Hemen kutuyu açıp tüm hapları boş elime döktüm. Bunlar beni annemin yanına götürecekti. Hepsini içtiğimde tatlı bir uyku beni karşılayacak ve sonunda annemin yanında gözlerimi açacaktım. Bu acısız bir şekilde olacaktı.

      Annem orada bir yerdeydi. Beklemek istemiyordum daha fazla. Tüm hapları ağzıma atmak üzereyken hareket edemedim. Tir tir titriyordum. Titremem devam ederken avcumdaki haplara kilitlenmiştim. Titreme zangırtıya dönüşmeye başlıyordu. Nefes alışverişlerim kontrolden çıkmış, burun deliklerim büyümüştü. Gözlerim bulanmaya başladı. Hapları ağzıma atıp her şeyi sonlandırmak istiyor, burada daha fazla durmak istemiyordum, bu berbat hayat canımı yakıyordu ama… Zangırdamaya devam ettikçe avcumdan birer birer haplar yere düşüyordu. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Artık kalbimin sesi odanın içerisinde yankılanıyordu.

      Ayaklarım bunca yüke dayanamayınca dizlerimin üzerine düştüm. Elimdeki haplar halının üzerine dağılmışlardı. Dağılmış haplara bakıyordum. Her biri bana başaramadığımı dile getiriyordu. Gözyaşlarımı sildim. Önümdeki üç dört hapa saldırıp elime aldım. Neden! Neden, ben bu kadar beceriksizim? Yapmaya çalıştığım bir tek şey var ve onu da beceremiyorum. Yere kapanıp ağlamaya başladım. Uzun bir süre hiç durmadan ağladım. Kalbim sakinleşince başımı kaldırıp etrafa bakındım. Kendimden geçmiştim. Gözyaşlarımı sildim ve hâlâ buradaydım. Sıkıca kapadığım avcumu açtım. Üç hap avcumun içinde duruyordu. Halıya saçılmış diğer haplara baktım. Başaramamıştım anne. Yanına gelemiyor, burada acı çekiyordum. Gözlerim biraz daha doldu. Onları silerek etrafa yayılmış hapları toplamaya başladım. Her birini hap kutusuna katıyordum. Sonuncusunu da koyduktan sonra kutunun kapağını kapattım.

      Dışarıyı seyrediyordum. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Teker teker yeryüzüne inerek her yeri ıslatıyorlardı. Benden birer parça taşıyor gibiydi. Bunun hiç farkında değillerdi. Dışarıdakilerin tek farkında oldukları şey ıslanıyor olmalarıydı. Yağmurdan kaçmak için adımlarını hızlandırıyorlar, bazıları dükkanların altına sığınıyordu. Kimse benim orada olduğumun farkında değildi. Bu her zaman böyle olacaktı. Kafeye dönüp tezgaha ilerlemeye başladım. Onlar yanlarındaki insanlarla konuşmakla meşguldüler. Müşteriler arasında göz gezdirirken sarı saçlı kızın bana baktığını gördüm. Uzun uzadıya bakmaya niyetli değildim. Ben de gözlerimi kaçırdım.

      İki yanındaki masadaki oturan adam ayaklanınca tezgahtan bezi alıp masaya yöneldim. Masanın yanına gittiğimde adam çantasını eline almış gidiyordu. Hemen masayı silmeye başladım.

      Temizlemeyi bitirdiğimde biri bana seslendi. “Bakar mısınız?”

      Kimin seslendiğini görmek için etrafıma bakıyordum. Bana seslenen kişiyi göremiyordum. Biraz dikkatli baktığımda sarı saçlı kızın bana el ettiğini gördüm. Beni yanına çağırıyordu. Heyecanlanmaya başlamıştım. Kendimi sakin olmaya zorluyordum. Bu sefer kaçmayacaktım. Sakin olabilmek adına ağzımdan bir iki defa nefes alıp verdim. Sonunda yanına yürüdüm.

      “Sabah seni endişelendirdiğim için özür dilerim. Yalnızca seninle konuşabilmek istemiştim.” Benimle neden konuşmak istedin demek geçiyordu içimden ama düşüncelerimi her zaman kendime saklardım. Bu her zaman böyle olmuştur. Mavi gözleri annemin gözlerini anımsatıyordu, annemin gözleri mavi bile değildi. “Eğer senin içinde uygunsa bir ara bir şeyler yapalım mı?”

      Ne demem gerektiğini düşünemeden küçük bir patırtı koptu. İkimiz de patırtının kaynağına bakıyorduk. Bir kadın kahvesini dökmüştü. Yalnızca ikimiz bakmıyor, herkesin odağı haline gelmişti. Zack apar topar kadının yanına geldi.

      “Sakin olun hanım efendi yalnızca bir kahve döküldü.” Zack etrafına kısa bir bakındıktan sonra gözleri bende sabitlendi. “Hemen paspası getir depodan.”

      Sarı saçlı kıza küçük bir bakışın hemen ardından depoya ilerledim. Depoya girince temizlik ürünlerinin yanında paspası ve kovayı elime aldım. Hızlı adımlarla Zack’in yanına gidiyordum. Tezgahın yanından geçip masaların arasına girdiğimde Zack hâlâ müşteriyi sakinleştirmeye çalışıyordu. Paspası Zack’in yanına bıraktım. Bir eliyle paspası tutuyorken tezgahın başında Simon’a baktı. Bu bakış müşteriyi sakinleştiremediği için bir yardım çağrısıydı.

      “Hanımefendi, oradan uzaklaşıp yanıma gelir misiniz?”

      Tuvalette kovanın içerisindeki kirli suyu klozete boşalttım. Ardından depoya gidip temizlik ürünlerinin yanına gittim. Paspasla kovayı geri koydum. Çıkmak için kapıya yöneldiğim sıra ayağım takıldı.

      Sertçe yere düşmüştüm. Canımın yanması düşünmem gereken son şeydi. Acıyla birlikte ayağa kalktığım gibi koşturmaya başladım. Odama girdim ve yatağımın altına saklandım. Hıçkırıklarımı kesebilmek için ağzımı iki elimle bastırıyordum. Ben odaya girdiğimde o merdivenden çıkıyordu. Az sonra odanın kapısı açılacaktı, bunu biliyordum. Gözyaşlarım yanaklarımı sırılsıklam etmişti. Gözyaşlarımı silmekle uğraşmıyordum. Korkudan ellerimi ağzımdan ayıramıyordum. Loş odanın içerisinde kapının yavaşça açıldığını gördüm. O an tüm tüylerimin dikeldiğini hissettim. Korku bedenimi ele geçiriyordu. Kapı yarısına kadar açılırken koridordan gelen ışığı görebiliyordum. Kapı durunca bir çift ayak odanın ortasına doğru yaklaştı.

      “Neredesin Theo?”

      Yatağın önünden geçip pencerenin önüne ilerliyordu. Her adımını büyük bir dikkatle izliyordum. Sesim çıkmaması için bastırdığım ağzım, acıyordu artık ama bu acı hiçbir şeydi. Pencerenin önünde durduğunda kapıya baktım. Kapıdan kaçmayı düşünüyordum. Bunun bir çözüm olmadığı sadece yakalanmamı erteleyecek bir kaçış olduğu gerçeğiyle kımıldayamıyordum. Beni evin her yerinde yakalayabilirdi. Üstüne ondan kaçmış olmam daha pahalıya patlardı köşedeki dolabın kapağını açtı. Gözyaşlarım şiddetleniyor, ağzımı kapatmak zorlaşıyordu. Kaçmak istiyordum. Ondan olabildiğince uzağa kaçmak… Koridorun ışığına son bir kez daha baktım. Olduğu yerde döndüğünde ayakları yatağa bakıyordu. Odamda dolabın dışında saklanabileceğim tek bir yer vardı. Yatağın üstüne bir ağırlık çöktü. Bununla beraber nefesim kesildi. Yatağın altında olduğumun bilincinde sarkan battaniyeyi yukarıya kaldırdı.

      “Çık oradan Theo, beni uğraştırmazsan söz veriyorum canını çok acıtmayacağım.” Işık bana kaçmam gerektiğini söylüyordu. Bu imkansızdı. Kaçamazdım, artık olmazdı. Ben onun kum torbasıydım. Beni dövecek ki rahatlayacaktı. Yavaşça ellerimi ağzımdan çektim. Yatağın altından sürünerek çıkmaya başladım. Sözünün gerçek olmadığını adım gibi biliyordum. “Aferin sana.”

      Tüm bedenimi yatağın altından çıkardığında ödülümü almıştım. İnanılmaz bir acı hissettim vücudumda. Acıyla bağırmaya başladım. Sesimi kesmem için hem bağırıyor, hem vurmaya devam ediyordu. Kalan gücümle kaçınabilmek adına ayaklarımla kendimi ittiriyordum. Dolapla duvar arasına kıstım en sonunda. Her vurduğunda ilk başta kendimi tutamıyor bağırıyor, hemen ardından ağzımı kapatabildiğim şekilde kapatmaya çalışıyordum. Bir ara vurmayı kesip bağırmaya başladı.

      “Bir daha yapmayacaksın değil mi?” Acıyla zangırdayan vücuduma hakim olamıyordum. Ağzımı kapattığım ellerim sırılsıklam olmuştu. “Değil mi?”

      Korkudan zar zor başımı sallayabilmiştim. Küfürler savurup kapıdan çıktı. Tüm bedenim acılar içindeydi. Titriyor, sızlıyor, zangırdıyordu. Köşede iki büklüm hareketsiz bir şekilde yerde yatıyordum. Gözyaşlarım kesilmemiş, tek yapabildiğim ağlamaya devam etmekti.

      Biraz daha dayanmak zorundayım.

      Köpüklediğim tabağı yana koyarken lavabonun içinden bir yenisini alıyordum. Bulaşıkları yıkadığım sırada aklımdan çıkmayı geçiriyordum. Birazdan işten ayrılacaktım. Sonunda saat dört oluyordu. Belki de günün son işiydi bulaşıkları yıkamam. Yeni bir tabak aldığımda depoya biri girdi. Küçük bir bakış attığımda gelenin Alexis olduğunu gördüm. Telefonuyla konuşuyordu.

      “Anne, babam nasıl, bir şeyi yok değil mi?” Beni görmeden askılığın yanındaki sandalyeye ilerledi. “O kadar olabilir, zamanla düzelecektir.”

      Son tabağı köpükledikten sonra durulamaya geçtim. Çeşmeyi açtığım gibi tüm bulaşıkları suyun altına sokuyor ardından kenara koyuyordum. En sonunda elime aldığımda bezle kurulamaya başladım. Son tabağı da yerine koyunca saatin dörde geldiğini umuyordum. Gitmek için can atıyordum. Bu kadar sabırsızlanmamın anlamı neydi? Bir an bunu düşünmeye başladım. İçimde hissettiğim huzursuzluk diğer günlerden farklıydı. Nasıl olduğumun bir önemi yoktu. Yarın tekrar burada olacaktım. Lavabonun yanından ayrılıp deponun girişinde asılı saate baktım. Görmeyi beklediğimi görüyordum ama sevinemiyordum. Daha fazla burada durmak istemeyerek askılığın yanına gittim. Alexis sandalyede konuşmaya devam ediyordu.

      “…fazla yorma sakın.” Önlüğümü asmak üzereyken Alexis’le göz göze geldik. Beni umursamadan konuşmaya devam etti. “Bir şey olursa anneme söyle.”

      Ceketimi alıp Alexis’i yalnız bıraktım. Simon’un yanına gidiyordum. Son bir görünüp kafeden ayrılacaktım. Tezgahın yanına geldiğimde Zack’i tek başına gördüm. Beni ceketli görünce saate baktı. Ben de etrafa Simon’u arıyordum. Müşteriler arasında göremiyordum, az önce ise depodan gelmiştim. Biraz daha bakındığında kafenin önünde gördüm. Sigarasından aldığı nefesi dışarıya veriyordu. Masaların arasından dışarıya ilerledim. Dışarıya çıktığım zaman Simon çanın sesiyle bana baktı.

      “Saat dört oldu mu?” Baş hareketiyle onu onayladım. “Pekala, yarın geç kalma.”

      İçimden bir ses, yarın olmayacağını bas bas bağırıyordu.

      Öğlen biraz yağan yağmurla yollar ıslaktı. Gökyüzüne baktım. Kara bulutlar büyük bir fırtına için bir araya gelmeye devam ediyorlardı. Karşıdan karşıya geçtim ve hemen merdivenden istasyona çıkmaya başladım. Yukarıya çıkarken Simon’a baktım. Sigarasını içiyor bir yandan da bana bakıyordu. Aklından kim bilir neler geçiyordu.

      Artık daha fazla dayanamıyordum. Bugünü zar zor geçmiştim. Sabah kaçmayıp durmayı seçmiştim. Sırf iyi olduğumu gösterebilmek içindi ama iyi falan değildim. Hiçbir zaman iyi olmamıştım. Hayatın içerisinde sıkışıp kalmış, bir oraya bir buraya savruluyordum. Ondan kurtulduğumu düşünerek büyük hata yapmıştım. Benim peşimi asla bırakmıyordu.

      Bir adım geri atıp metronun önümden geçişini seyrettim. Rüzgarı yüzümü yalıyordu. Kapılar açıldığında insanlar peşi sıra girmeye çalışıyorlardı. En son kapıdan geçerek kalabalığın arasında kendime yer buldum. Metro harekete geçtiğinde kara bulutlara baktım. İçimdeki huzursuzluğu yansıtıyorlardı. Bugün annemi görecektim. Bunun için sabırsızlanıyordum. Daha fazla bu hayatın yalanıyla yaşayamazdım.

      Durağa geldiğimde sakince metrodan indim. Merdivene yönelip istasyondan ayrıldım. Evimin yolunu tutmuştum. Yağmur damla damla bana eşlik ediyordu. Belli belirsiz yağmaya devam ediyor, başıma düşen damlalarla kendisini hatırlatıyordu. Yoluma devam ederek evimin sokağına geldim. Adımlarımı hızlandırmak için bir sebep göremiyordum şu an. Yetişmem gereken bir yer yoktu. Yavaş adımlarla evin önüne geldim. Başımı yukarıya çevirdim. Gökyüzüyle apartmanın ayrıldığı sınıra bakıyordum. Apartmanın içerisine girdim. Merdivenlerden çıkmaya başladım.

      Bizi hırpalamayı bırakıp yatak odasından ayrıldı. Sonunda hevesi bitmişti. Annem hemen yanımda bitkin bir şekilde yatıyordu. Babamın bana savurduğu tüm darbelerin önüne geçmişti. Gözyaşlarım hızlı hızlı akarken olan gücümle annemin baş ucuna gittim. Nazikçe başını kaldırdım ve bacağımı altına koydum.

      “Anne, anne…” Sesimi çok çıkaramıyordum. Bir daha gelmesinden korkuyordum. “Gözlerini aç lütfen.”

      Annem baygın bir şekilde yatıyordu. Ona bir şey olmasından korkuyordum. Gözyaşlarımı kolumun tersiyle silerek yanakları okşamaya başladım. Kendisine gelmesini, benimle konuşmasını istiyordum. Tanrım, lütfen annem gözlerini açsın. Yanağımdan süzülen damlalar çenemde toplanırken oturma odasından bir patırtı geldi. Nefesimi tutarak kapıya baktım. Babamın geliyor olması ödümü koparmıştı. Kısa bir süre kapıya odaklandım. Titreyen ışık kapı önüne ulaşmasıyla televizyonun sesini duydum. Biraz olsun rahatlayarak anneme döndüm.

      “Anne, gözlerini aç lütfen.”

      Gözlerini aralaması için yanağını nazikçe okşamaya devam ediyordum. “Theo…”

      Annemin sesini duyduğumda kendimi tutamayıp anneme sarıldım. Annemin sesini duymak çok iyi gelmişti. Bunca şeye rağmen babamın hiçbir şey olmamış gibi içeride televizyon izlemesine hayret ediyordum. Nasıl bir cani bunu yapabilirdi? Ondan nefret ediyordum. Tek yaptığı zarar vermekti. Anneme baktım. Vücudunda kaç tane morluk vardı. Kaç defa anneme vurmuştu. Onu asla affetmeyecek, büyüdüğümde tüm bunların bedelini ona ödetecektim.

      Kapıyı açtığımda rüzgar yüzüme çarparak beni selamladı. Çatıya adımımı attım. Dümdüz ileriye gidiyordum. Çatının duvarlarına ulaştığım zaman aşağıya baktım. Boylu boyunca uzanan sokağı ve içerisindeki insanları görebiliyordum. Herkes kendi işiyle ilgileniyordu. Benim orada olduğumdan kimsenin haberi yoktu. Yağmurun altında duvara bir adımımı attım. Ellerimle destek alıp duvarın üzerine çıktım. Derin bir nefes aldım. Her şeyin bittiği ve başlayacağı noktadaydım.

      Aşağıya baktım. Bir adım attığımda olan şeyler gözlerimin önünde canlanıyordu. Hızla aşağıya düşüyordum. Ben ne kadar düştüğümü fark edemeden kaldırımla bir bütün olacaktım. Kan yavaşça vücudumdan çekilip etrafa yayılacaktı. Kan gölü içerisinde görünecektim. O zaman beni hiç görmeyen insanlar, beni görmek istemeseler bile görmezden gelemeyecekti. Bazıları hemen orayı terk ederken bazıları etrafıma toplanacaktı. Etrafıma toplanan insanlar telefonlarına sarılacak ve dokuz yüz on biri arayacaktı. Bu durumda asıl önemli olan bendim. İnsanlar etrafıma toplanmışken yavaşça bedenimden ayrılacak ve gökyüzüne süzülecektim. Gökyüzüne baktım. Yeterince yükseldikten sonra bulutların arasında bir yerde annemle buluşacaktım. Beni orada beklediğine emindim.

      Esen rüzgar ensemi yalarken titremeye başladım. Yağmur benim için ağlıyordu. Gözlerimi kapattım. Bulutların üstüne yükseldiğimi hissediyordum. Kara bulutların arasından geçtikten sonra annemi karşımda gördüm. Gözyaşlarımı tutamaz oldum. Bu sevinç gözyaşlarıydı. Anneme kavuşmanın sevinciydi. Annem tam karşımda bana bakıyordu. Yanağımdan süzülen gözyaşlarını umursamayarak anneme bakmaya devam ettim. Annem, o insanın içini ısıtan gülümsemesiyle bana gülümsedi. Elini bana uzattı. Benden elini tutmamı istiyordu.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.