Theodore (Bölüm 12)

      Gözlerimi açtım. Tavanı seyretmeye başladım. Tekrar gözlerimi kapatıp uykuma kaldığım yerden devam etmek istiyordum. Gözlerimi zar zor açık tutabiliyordum. Vücudumun yorgunluğuyla birleştirildiğinde yataktan kalkmamak en doğrusu geliyordu. Gözlerimi geri kapattım. Kendimi uykunun kollarına bırakmak üzereyken işe gitmem gerektiği aklıma geldi. Her sabah kafamda dönen tartışmayı bir kez daha gerçekleştiriyordum. Gözlerimin önünde durgun bakışlarıyla Simon’un yüzü canlandı. Yatakta doğruldum. Her şeyi bir kenara bırakıp işe gitmem gerekiyordu. Bu imkansızdı ama denemek zorundaydım.

      Annem yanı başımda uyuyordu. Yatağın üzerindeki battaniyeyi alıp onun üzerine dikkatlice örttüm. Onu uyandırmak istemezdim, tüm gece başımda beni beklemişti. Şimdi onu uykusuyla baş başa bırakmalıydım. Odadan ayrılarak banyoya ilerledim. Lavabonun karşısına geçtiğim gibi gözlerimin içerisine baktım.

      Sırtıma ceketimi geçirip evden çıktım. Basamakları bir bir geride bırakıyordum. Sokağa çıktığımda biraz duraksadım. İnsanların ilerleyişi sırasında aralarına karıştım. Metroya ilerliyordum. Her gün olduğu şekilde bugün de kendimi yanlarında yabancı hissediyordum. Burada olmamam gerekiyordu. Hiçbir zaman onlardan biri olamayacaktım. İleriye attığım adımlarım geriye doğru yol alıyorlar, güvenli ve kimsenin olmadığı evime gitmek için can atıyordu.

      Metroya binmiş, tüm manzara gözlerimin önünden geçiyorken düşünüyordum. Simon bugün de benimle konuşmayacaktı. Yerden göğe haklıydı. Onu her zaman hayal kırıklığına uğramıştım. İşe geç gidiyor olmam, işlerimi düzgün yapmayışım… Onun bana yaptıklarının yanında, zarardan başka bir şey değildi. Geriye baktığımda yaptıklarımı düzeltmek çok zordu.

      Metro ufak bir sarsıntıya durdu. Tüm kapıların açılması insanların dışarıya akın etmesine sebep oldu. Çarpan omuzlarını hissediyordum. Hızlı hızlı metrodan ayrılmaya çalışıyorlardı. Sonunda sıra bana geldiğinde metrodan dışarıya adım atmayı başardım. Diğerlerinin peşinden istasyonun çıkışına ilerliyordum. Merdivenden indiğim sırada kafeye baktım. İçerisindeki insanları seçebiliyordum. Kaldırım kenarında durup kafeyi seyrettim. Kafe ağzına kadar doluydu.

      Kafeye adım adım yaklaşıyordum. O kalabalıkta tezgahın arkasındaki Simon’a bakıyordum ve o da aynı şekilde bana bakıyordu. Şimdi gördüğüm gözler, dünkü gördüğüm gözlerle aynı değildi. Uğraştığı şeyi tamamen bırakıp Alexis’e bir şey demeye başladı. Kapının yanına varmış, kapıyı açmak için elimi uzatıyordum. Simon tezgahın yanından ayrılarak depoya ilerledi. Çan sesi her şeyin başlangıcıydı.

      “Theodore, seninle konuşmamız gerekiyor.”

      Simon’un yalnızca yüzüne bakıyordum. Sonunda ağzını açmıştı. Sesinden diyeceklerinde oldukça kararlı olduğu anlaşılıyordu. Bu beni endişelendirmeye başladı. Sesini çıkarmaması hoş değildi ancak olduğum durumda sesini çıkarmamasını tercih ederdim. Simon’un gözleri her şeyi bana söylüyordu. Konuşmanın sonunda hiçbir zaman gelmeyecekmiş gibi davrandığım şeyin olacağını anladım.

      “Sessiz sedasız yüzüme bakıyorsun. Sana yeterince tolerans verdim Theodore. Her seferinde düzeleceğini düşünerek sabrettim. Ben bekledikçe sen kontrolden çıktın. Her gün geç geliyor veya hiç gelmiyor oldun. Şu an bile saatten bir haber olduğunu biliyorum. Tek başına Queen’e taşınıp bir hayat sürdürmenin zor olduğunu farkındayım. Birçok uzattığım yardımı elinin tersiyle de iten sensin. Böyle devam etmene izin veremem Theodore.” O son noktayı daha koymamıştı. Gözlerimin içerisine bakıyordu. Bir şey dememi bekliyordu ama söyleyecek tek bir sözüm dahi yoktu. Bunca zamandır yaptığım şeyi gerçekten geri almanın bir yolu yoktu sanırım. Simon’a büyük haksızlık yaptığımı o an farkına vardım. “Bunu söylemeyi ne kadar istemesem de elimden başka bir şey gelmiyor. Kovuldun Theodore.”

      Gözlerimi açtım. Tavana bakarken uykulu gözlerimi ovuşturdum. En son hatırladığım şeyi düşündüm. O günün hiçbir zaman gelmeyeceğini mi düşündüm yoksa yaptıklarımın bir karşılığının olmayacağını mı düşündüm? Ne kadar da aptalım.

      Sadece tavanı seyrediyordum. Artık bunları düşünerek kendimi yormama gerek yoktu. Tüm vaktimi burada, annemle birlikte geçirebilirdim. Sağıma dönünce annemin güzel yüzüne baktım. Aynı yatakta beraber yatıyorduk. Belki bunun için fazla büyüktüm ama şimdi şikayet edecek değildim. Annem yanımdaydı. Gözlerini açıp bana baktı. Onun güzel gözlerine bakmak her zaman bana iyi geliyordu. Sadece birbirimize bakıyorduk, genç aşıklar gibi. Bu hoşnut olmayan düşünceyle utanmıştım. Anneme bakmaya doyamıyordum yalnızca.

      “İyi misin?”

      Elini saçlarımın arasında gezdirmeye başladı. Saçlarımı en son ne zaman okşamıştı? O yumuşak elini saçlarımın arasında gezdirirken bunun bir önemi yoktu. Yanımda ve saçımı okşuyordu.

      İyi olduğumu söylemek üzereyken annem saçlarımı okşamayı bıraktı. “Benim gerçek olmadığımı biliyorsun, değil mi?”

      Gözlerim sonuna kadar açıldı. “Ne demek istiyorsun anne, sen gerçeksin.”

      Su sesi duymaya başladım. Annem banyoda elini yüzünü yıkıyor olmalıydı. Yatakta doğrularak onun gelmesini beklemeye başladım. Gerçek olmadığını söylerken ne demek istiyordu. Annem ölmüş… Hayır, o… yaşıyo- Hiçbir şey düşünemiyordum. Kafamın içi sisle doluydu sanki. Bir şey düşünmeye çalıştığımda başım ağrımaya başlıyordu. Bana ne olduğunu anlayamıyordum.

      Annem yanımdaydı, o benimle birlikteydi… Şimdi kapıdan içeriye girecek, saçlarımı okşamaya devam edecekti.

      Gözlerimi açtım. Duyduğum şeyler karşısında dehşet içerisinde tavana bakıyordum. Babam annemi dövüyordu. Hareket edemiyordum. Gözlerim tavanı seyrediyor, kulaklarım tüm olanlara şahit oluyordu. Kilitlenmiş kalmıştım. Annemin her bağırışı can yakıyordu. Bana vururmuş gibi birer birer içimi parçalıyordu.

      Annemi kurtarabilir miydim, bunu gerçekten yapabilir miydim? Şimdiye kadar onu kurtardığımı hiç hatırlamıyordum. Zayıf ve güçsüzdüm. Her zaman annem bana duvar olmuştu. Tüm darbeleri beni korumak için yemişti. Ben zavallının tekiydim. Bir evlat nasıl annesini koruyamazdı?

      Kulaklarımı parçalayacak yükseklikte gök gürledi. Birkaç saniye her şey duruldu. Başımı çevirip dışarıya baktım. Güneş yavaş yavaş batıyor, mavi gökyüzü kendisini kırmızının kollarına bırakıyordu.

      Babam annemi dövmeye devam ediyordu. Artık bir şey yapmadan durmak istemiyordum. Hareket etmekte zorlanıyordum. Yatağa yapışıp kalmıştım. Annemin bağırışları beni ayağa kaldırıyordu. Bu sefer onu, o canavarın elinden kurtaracaktım. Ne pahasına olursa olsun bunu yapacaktım. Ağrıyan yerlerimi umursamaksızın ayağa kalmayı başarmıştım. Hızla kapıya doğru ilerledim. Kapının kolunu tuttuğumda kalakaldım. Kapı kilitliydi.

      “Aç şu kapıyı!” Bir yandan da omzumla kapıya vuruyordum. “Annemi rahat bırak!”

      Orada olduğunu biliyorum, hemen kapının arkasındasın anne. Gözyaşlarımı beraberince kapıya vuruyor, peş peşe omuz atıyordum. Hiçbir faydası yoktu. Önümdeki tek engel kapıyı bile açamıyordum, onu nasıl durdurabilirdim?

      “Yalvarırım vurmayı kes artık!” Yakarışlarımın ona ulaşması için elimden geleni yapıyordum. Ellerim kapıya vurmaktan kızarmış ve cayır cayır yanıyorlardı ama durmayacaktım. Bu kadarını yapabilirdim. “Lütfen, baba…”

      “The-o-dore, ses-sizce… bekle”

      Annemin kesik kesik, zar zor çıkan acıklı sesi içimi paramparça etmişti. O tatlı, insanın içine huzur veren sesinden eser yoktu. Bu halde olmasına rağmen beni korumaya çalışıyordu bir kez daha.

      Kapıya sertçe vurdum. Bir kez daha vurdum. Daha sert… Daha da sert… Elimi sımsıkı sıktım. Acı içinde titriyordu. Bir kez daha vurdum.

      “Anne!”

      Diğer taraftan kapıya vurdu babam. “Kes sesini orospu çocuğu!”

      “Anne-”

      O an gerçekliğine inanamadığım bir ses duydum. Kapının kilidi açılmıştı. Hızlı bir hareketle kapı kolunu indirerek kendimi karanlığın içerisine attım.

      Gözlerimi açtım. Bir başıma tavanı seyrediyordum. Annemin sesini duyamıyordum. Babam annemi dövmeyi bırakmıştı. Yapacak hiçbir şeyim, gidecek bir yerim yoktu. Dört duvar arasında kısılıp kalmıştım. Tavanı seyretmeye devam ettikçe yatağa daha da gömülüyordum. Tavan her gözümü kırptığımda azar azar benden uzaklaşıyordu.

      Kalbim tüm bunları kaldıramıyordu. Canım yanıyor, sızlıyor, parçalanıyordu. Daha ne kadar bu acıya katlanmam gerekiyordu? Bir isteğim vardı onu da beceremiyor, annemin yanına kaç kez gitmeye kalkışsam da her seferinde bunu başaramıyordum.

      Nefes almakta zorluk çekmeye başladım. Yatağa gömülmeye devam ettikçe nefesim kesiliyordu. Can havliyle yatakta debeleniyor, nefes alabilmek için kendimi zorluyordum. İçime çektiğim her nefes bir öncekinden daha zordu. Sonunda tıkanmıştım. Tekliyor ve nefes alamıyordum. Ciğerlerim deli gibi çırpınıyordu. Ölüme koşuyordum, nihayet annemin yanına gidecektim.

      Birden bire yerimden sıçradım. Yüksek bir sesle dışarıdaki havayı ciğerlerime dolduruyordum. Kalbim göğsüme sertçe vururken ben hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Az biraz kendime geldiğimde odanın kapısına baktım. Yataktan kalkıp tekli koltuğun yanından pencerenin önüne doğru yürüdüm. Pencerenin önünü kapatan binaları göremiyordum. Yalnızca kızıla çalan koca gökyüzü vardı.  Kara bulutlar toplaşıyordu. Elimi pencereden dışarıya uzattım. Bulutlar benim için ağlamak üzeriydi. Gökyüzünden yağan gözyaşlarını avcumda hissetmeye başlamıştım.

      Gözlerimi açtım. Babamın omzundan tutmasıyla tavan gözlerimin önünden kayıp gitti. Yataktan sertçe yere düşmüştüm. Ne olduğunu hemen anlayamadım. Annem orada bir yerdeydi. Anlaşılan sıra bana gelmişti. Bu sefer hangi ufak sebebi büyütmüştü?

      Yağmurun huzur veren sesi kulaklarımı dolduruyordu. Babamın arkasında tüm görkemiyle gün batımını gördüm. Bütün gökyüzünü kırmızıya çevirmişti. Yanıma gelmeye başladı. Az sonra kaçınılmaz olan gerçekleşecekti. Güneş babamın arkasından vururken gölgesi önüme düşüyordu. Yaklaştıkça korkunç bir hâl alıyordu. Canavar yüzü ortaya çıkıyordu adeta. Onun o bakışları karşısında titriyordum.

      Açık kapıya baktım, ardı kapkaranlıktı. Karanlığın içerisinden annemin geleceğini düşündüm.

      Gözlerimi açtım. Tavana bakarken küçük bir inilti duydum. Bu neredeyse her gün duyduklarımdan bir taneydi. Tavanı seyretmeye devam ettim. Bir inleme daha… Tavana yansıyan kırmızıyı görmekte zorlanıyor, gözlerim bulanıyordu. Yağmur ise hızlanıyordu.

      “Theo-dore…”

      Gözyaşlarım duyduğum sesle akıp gitmeye başladı. Annemin acıklı sesi az ileriden geliyordu. Bunu kaç kez duymuştum? Daha da duymaya devam ediyor, aklımdan çıkaramıyordum.

      Yavaşça yatakta doğruldum. Etrafıma bakınıyordum. Her şey normal görünüyordu. Banyoya giderek elimi yüzümü yıkayacak ve kendime gelecektim. Bu iğrenç kabustan uyanacaktım. Yağmurun sesi eşliğinde ayağa kalktım. Kapıya doğru ilerlediğimde gördüğüm şey karşısında donakalmıştım. Gözlerim kocaman olmuş, gördüklerimi sindirmekte zorlanıyordum. Annem kapının önünde yatıyordu. Her yeri morluklar içerisindeydi. Kulaklarım çınlamaya başladı. Kalbim hızlanıyor, göğüs kafesimi kırıp dışarıya çıkmak için uğraşıyordu.

      Zar zor ağzımdan bir kelime çıkmıştı. “A-an-ne…”

      Yanına doğru attığım her bir adımda ayaklarım zangırdıyordu. Bir iki adım attıktan sonra koltuğa çarpıp yere yıkıldım. Kendimi zorlamalıydım. Annemin yanına gitmem gerekiyordu.

      Gözlerimi açtım. Tavanı seyrederken odanın içerisinde bir şey dikkatimi çekti. Odada yalnız değildim. Odanın ilerisinde ayakta dikeliyordu. Onu daha iyi görebilmek üzere doğruldum. Yüzüne düşen gölgeler onu görmemi zorlaştırıyordu. Ayaklarımı yataktan sarkıtarak yataktan kalktım.

      “Her şey senin suçun, senden nefret ediyorum.”

      Birden bire odanın içerisi ışıkla dolup taştı. Bir iki saniye ardından gök gürledi. Bu kısa sürede karşımdaki kişinin yüzünü görebilmiştim ama gördüklerim doğru gelmiyordu. Şu an kendime bakıyordum.

      “Annemi sen öldürdün.”

      Duyduğum karşısında şaşkınlık içerisindeydim. O ne dediğinin farkında değildi. “Hayır, be-ben öldürmedim!”

      Annemi ben öldürmedim. Her zaman onu korumaya çalıştım. Elimden bu kadarı geliyordu. Aniden kapıya doğru koşturup içerisinde kayboldu. Onun arkasından gittim. Bunun yanlış bir tercih olduğunu biliyordum ama gitmeliydim. Ona gerçeklerden bahsetmem gerekiyordu. Annemi hiçbir zaman affetmeyeceğim o kişi öldürmüştü. Masanın yanından dolanarak kapının yanına vardım. İçerisi karanlık görünüyordu. Koridora ilk adımı attım. Odayı arkamda bıraktığımda nerede olduğumun farkında değildim. İleride sırtı bana dönük, dizleri üzerine eğilmiş kendimi bakıyordum. Önünde ne olduğunu anlayamadığım siyah bir yığın vardı.

      “Görüyorsun ya, bu senin eserin.”

      Gözümü ondan ayırmadan yavaş yavaş kendime yaklaşıyordum. “Bunun asıl suçlusunun kim olduğunu sen de biliyorsun.”

      “Öyle mi dersin?”

      “Evet, bunun asıl sorumlusu o. Annemizi o öldürdü.”

      Yeterince yaklaştığımda önündeki siyah yığının ceset torbası olduğunu fark ettim. “Yanılıyorsun, biraz daha güçlü olabilseydin annemi kurtarabilirdin.”

      Son dediği karşısında donakalmıştım. Benim de içimi yiyip bitiren şey buydu. Annemi kurtarabilir miydim? Bu soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ceset torbasına bakıyordum. Tek görebildiğim oydu. Gerçekten kurtarabilir miydim? Cesede doğru bir iki adım attıktan sonra dizlerimin üzerine düştüm. Bu ceset torbasının içindeki kişinin annem olması beni korkutuyordu. Titreyen elimi fermuara uzattım.

      Gözlerimi açtım. Seyrettim tavan üzerinde gölgeler birbiriyle çarpışıyordu. Gözlerim gölgelere dikmiş, onların izliyordum. Tek duyduğum şiddetli yağan yağmurun sesiydi. İçimde kopan fırtınanın bir yansıması gözlerimin önünde gibiydi. Baktıkça bakıyor, gözlerimi ayıramıyordum.

      Gölgelerden bir tanesi çok iriydi. Her yerinden küçük büyük dallar uzanıyor, girintili çıkıntılı kötü bir görüntüsü vardı. Bir diğeri daha ılımlıydı. Mumun alevinde titreyen bir gölge gibi titreyip duruyordu. Bu ılımlı gölge ilkinden çok farklıydı. Bir de görmekte zorlandığım, ufak ama orada olan bir gölge daha vardı. Bu gölgeler arasında en ufak olanıydı. Her ikisine de kaynamış uzuvları görünüyordu. Bu üç gölge tavanda birbiriyle çarpışıyor, oradan oraya dalgalanıp duruyorlardı.

      Gök gürlediğinde gözlerimi kapadım. Yağmur sesine kulak kabartım tüm her şeyi geride bırakma umuduyla. Yağmur damlalarının mermeri, camları ve diğer her şeyi dövdüğünü duyuyordum. Gözlerimi açtığımda az önceki gölgelerin kargaşası devam ediyordu. Yataktan ayaklarımı sarkıttım. Gölgeler odanın duvarlarını sarmıştı. Çırpınıyor, dalgalanıyor, titriyorlardı. Her zaman baktığım yerdeydiler. Başımı ellerimin arasına alarak ayaklarımın ucuna baktım.

      Tüm bu gördüklerim neyin nesiydi?

      Ayağa kalktım. Gölgeler duvarlarda çırpınmaya devam ederken kapıya doğru ilerledim. Elimi yüzümü yıkayacaktım. Koridora adım attığında gölgelerin peşi sıra benimle geldiğini fark ettim. Usul usul fark ettirmeden beni takip ediyorlardı. Onlardan kurtulmanın bir yolu yoktu. Hemen arkamdaydılar, bunu hissediyordum.

      Koridorun diğer yarısını da arkamda bıraktığımda banyoya girdim. Lavabonun karşısına geçince aynadaki ben, bana bakıyordu.

      Gözlerimi açtım. Odamın tavanına bakmıyordum. Karşımda uzunca bir floresan lamba yanıyordu. Tavanın az ötemde olmasından oldukça küçük bir yerde olduğumu anlayabiliyordum. Biraz daha kendime gelip etrafıma bakınmaya başladım. Etrafımda çeşit çeşit malzemelerin ve bazı elektronik aletlerin olduğunu gördüm. Yavaş yavaş nerede olduğumu kavrıyordum. Ambulansın içerisinde yarı baygın yatıyordum. Yanı başımda bulunan kadın bir şeylerle uğraşıyordu.

      Şiddetli yağan yağmur aracın tavanını dövüyordu. “Ne oldu?”

      Kadın, ona seslendiğimi duyunca işini bırakıp bana döndü. “Şimdi biraz dinlenmelisin.”

      “Annem nerede?” Olduğum yerde doğrulmaya çalışırken kadın beni engellemeye çalışıyordu. “Onu görmek istiyorum.”

      “Dinlenmeniz gerekiyor.”

      Kadın beni engellemeye çalıştıkça ben doğrulmaya çalışıyordum. Annemin iyi olup olmadığını gözlerimle görmek istiyordum. Gerçi sonucun ne olduğunu biliyordum ama… Kadına karşı gelirken vücudumu zorlayabildiğim kadar zorluyordum. Canım yanıyordu ancak umursadığım son şey buydu. Biraz daha çabaladıktan sonra kadının elleri arasında ufak bir boşluk buldum. Doğrulmayı başardığımda yağmurun altında bir aracın ışıklarıyla aydınlatılan ceset torbasını gördüm.

      O an… Her şey benim için durmuştu. Olduğum yer, yanımdaki kadın, acılarım ya da diğer her şey önemini yitirmişti. Kadın bana zorluk çıkarmadan sedyeden indim. Ambulansın ucuna ilerliyordum. Tek gördüğüm ceset torbasıydı. Hiçbir zaman o ceset torbasını açmama izin vermemişlerdi. İçinde benden sakladıkları tek şey vardı.

      Etrafta birkaç araç daha bulunuyordu. Kırmızı, mavi ışıklar gözüme çarparken ambulanstan indim. Yağmurun altında yürümeye başladım. Attığım her adımda ayakkabılarım çamura batıyordu. Ceset torbasının yanına vardığımda sırılsıklam olmuştum. Yanı başında ona tepeden bakıyordum. İçerisinde olan, bildiğim tek şeyi görmek için hazır olup olmadığımı düşünüyordum. İki dizimin üzerine çömeldim. Fermuara doğru uzandım. Fermuarı yarısına kadar açtığımda gözleri kapalı annemin yüzü tam karşımda duruyordu.

      Gözlerimi açtım. Kapkaranlık gökyüzüne bakıyordum. Sağanak yağmurun altında burnuma toprak kokusu doluyordu.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.