Buzdolabın karşısında istemeyerek son lokmayı da ağzıma attım. Zar zor çiğniyordum. Hiçbir şey yemek istemiyordum ama insanoğlunun kusurlarından biriydi bu. Karnım açtı ama daha fazla bir şey yiyemeyecek durumdaydım. Hemen buzdolabının kapağını kapattım. Odaya gitmek üzere aklıma ağrı kesici geldi. Şimdi başım ağrımıyordu ancak içmemek için bir sebep göremiyordum. Beni yatıştırıyor, zihnimi rahatlatıyordu. Benim küçük uyuşturucumdu. Buzdolabını tekrar açtım ve içerisinden bir ağrı kesici aldım.
Odaya geri dönerken göz kapaklarım kapanıyordu. Sabahtan beridir uyanık olduğum için akşamın erken saatlerinde uykum gelmişti. Koltuğa oturdum. Bira izine bakıyordum. Onu unutmak istemiyordum. Uyumak istemiyordum. Yalnız olmak istemiyordum. Onsuz olmak istemiyordum. Acı çekmek istemiyordum. Nefes almak istemiyordum. Yaşamak istemiyordum. Burada olmak istemiyordum. Her şeye karşı duruyordum. Bu bir işe yaramıyordu. Şimdi ise uykuya yenik düşüyordum. Koltuktan kalkarak yatağın yanına gittim. Yüzüstü kendimi yatağa bıraktım. Göz kapaklarımın ağırlığını daha fazla taşıyamıyordum.
Genç kız benim arkamdan kapıyı kapattı. “Ablam şu an çok heyecanlı. Ona o kadar heyecanlanacak bir şey olmadığını söyleyip durdum ama bir işe yaramadı. Bu sadece bir aile yemeğiydi.”
Genç kızın gözlerine bakıyordum. Her şeyi ne güzel özetlemişti. Doğru diyordu, bu bir aile yemeğiydi ancak diğerlerinden çok farklıydı. Eleanor’un heyecanlı olmasını anlayabiliyordum. Yol boyunca sakin kalabilmek için uğraşırken onun heyecanlandığını düşünememiştim. Bu yalnızca benim için büyük bir gün değildi.
“Sende biraz heyecanlı görünüyorsun.” Genç kız tatlı bir şekilde bana gülümsüyordu. Bu gülümsemenin altında bir anlam yatıyordu. Elimden gelse bende sakin kalabilmek isterdim fakat durum bu değildi. Gözlerimi genç kızdan ayırarak ince uzun koridora baktım. “Beni takip et.”
Genç kızın arkasından ilerlediğim sırada koridor boyunca asılmış fotoğraflara baktım. Aile fotoğrafları, bireysel fotoğraflar, yeni ve eski fotoğraflarla doluydu. İlerlemeye devam ettikçe burnuma harika kokular gelmeye başladı. Koridorda görünen ilk kapının yanına ulaştığımızda genç kız beni içeriye buyur etti.
Genç kızın önünden mutfağa girerken onun sesini duydum. “…tavuğu çıkarmalısın artık.”
“Hemen çıkarıyorum baba.” Mutfağın ortasındaki kocaman masanın ardında Eleanor fırının kapağını açtı. İçerisinden kızarmış, bütün bir tavuk çıkardı. Tavuğu masaya koymak için arakasını döndüğünde beni gördü. “Russell…”
Eleanor’un adımı söylemesinin ardından bir tek Eleanor bakmıyordu bana. Eleanor’un babası ile birbirimize bakıyorduk. Kas katı kesilmiştim. Genç kızın dediği kadar kolay değildi kesinlikle. Dışarıda hissettiğim gerginlik, şu anın yanında hiçbir şeydi.
“Hoş geldin dostum.”
Eleanor’un babasının gözleri üzerimdeydi. Elimden geldiğince masanın yanından dolanıp Eleanor’un babasının önüne gidiyordum. Şık kıyafetlerinin üzerinde desenli bir yemek önlüğü vardı. Beyaz saçlarının arasına siyah saçlar serpilmişti.
Sağ elimi ileriye uzattım. “İ-iyi akşamlar efendim.”
Elimi sıkıca kavradı. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. “Bugün geldiğin için memnunum.”
Göz ucuyla Eleanor’a baktım. Bu kadar nazik olması, böyle bir babaya sahip olmasından kaynaklanıyor olmalıydı. Bir çocuk ne gördüyse o şekilde büyüyordu. Bu sahip olmadığım bir şeydi ancak ortada eksik bir şey vardı. Bu fark edilmemesi imkansız bir şeydi.”
“Hoş geldin.” Eleanor’un tavuğu ortaya koyduğu masa, harika görünüyordu. “İstediğin yere otur.”
Genç kız çoktan sandalyelerden birine oturmuştu. Ben hızlı bir kararla en yakın sandalyeye oturdum. “Altı buçukta burada olmanı bekliyorduk?”
Eleanor’un babasına baktım. Karşımdaki sandalyeye ilerlerken üzerindeki önlüğü çıkarıyordu. “Geç kaldığım için kusura bakmayın efendim.”
“Geç kalman önemli değil dostum.” Elindeki önlüğü sandalyenin köşesine astı. “Geç kalmanın sebebi arabada bir sorun olması mı?”
“Hayır efendim, arabam sapasağlam.”
Eleanor yanımdaki koltuğa oturdu. “Arabasına benden daha iyi bakıyor baba.”
Eleanor’un lafı beni köşeye sıkıştırmıştı. Bu cümleye karşı ne diyeceğimi bilemedim. Verdiğim her cevap çıkmaza varıyordu. Tüm gözler benim üzerimdeyken sessizce oturan genç kız muhabbete dahil oldu. “Alışmalısın buna abla.”
Eleanor’un babası genç kızın cevabına hafifçe gülerken ellerini tutmaları için iki kızına doğru uzattı. Kızlar babasının elini tuttuğunda Eleanor da bana elini uzattı. “Tanrım bugün için teşekkür ederiz. Masamızda bir konuğumuz var ve burada bizimle olduğu için mutluyuz…”
Eleanor’un yaşadığı bir dünya ne kadar da güzeldi. Beraber olduğumuz, mutlu olup kahkahalarımızı paylaştığımız bir dünya. Hayali bile mutlu olmaya yeterdi. Böyle bir dünya olmalıydı orada bir yerde. Nerede olduğunu bilmiyor ve göremiyordum. Gözlerimi sonuna kadar kapatmıştım. Uykunun beni alıp başka bir dünyaya götürmesini istiyordum.
Masada Eleanor’un babası ile bir süre zaman geçirdiğim için kendimi rahatlamış hissediyordum. Her şey çok güzel ilerliyordu. Muhabbet ediyor, leziz yemeklerin tadını çıkarıyorduk. Birden bire masada büyük bir sessizlik oldu. Eleanor ve babası birbirlerine bakıyordu. Bu bakışların bir anlamı vardı ama anlayamıyordum. Eleanor masadan kalkarak tezgahın yanına gitti. Temiz bir tabak aldı. Geri masanın başına döndüğünde tabağı yemekler ile doldurmaya başladı.
Eleanor’un babasının sesi hafif sert çıkmıştı. “Eleanor bunu yapman doğru değil.”
İlk kez babasının sesini sert duymuştum. Sert olmasına rağmen nazik bir ton barındırıyordu. Kızmıyordu kesinlikle ama Eleanor’a karşıydı. Eleanor babasının sözünü dinlemeyerek tabağı doldurmaya devam etti.
“Gün boyu odasındaydı ve bir şey yemedi. Acıkmış olmalı.”
“Bir misafirimiz varken masaya gelmeyerek büyük bir terbiyesizlik yaptı. Acıktıysa aramıza katılmalıydı.” Eleanor elinde dolu tabak ile mutfaktan ayrıldı. Sessizce olanları seyrediyorken Eleanor’un babası bana döndü. “Kusura bakma lütfen.”
Huzur…
Gözlerimi açarken hissettiğim şeydi. Her şey aynıydı ve ben yatağımda tek başıma yatıyordum. Başımı yastıktan ayırıp yatakta doğruldum. Sersem bir şekilde etrafıma bakıyordum. Ne olduğunu anlamaya uğraşıyor, farklı olanı bulmaya çalışıyordum. İçimde iyi bir his vardı. Gecenin bir saatinde hala uykum vardı. Loş odanın içerisine yarım yamalak bakıyordum ama farklı bir şey göremiyordum. Yatmadan önce odam nasılsa şu anda öyleydi. Eleanor ise çok uzaktaydı. Göremeyeceğim kadar uzaktaydı ancak onu yanımda hissediyordum. Varlığı iyi hissettiriyordu. Burada, yanımda gibiydi. Başımı geri yastığa koydum.
Eleanor bana huzur veriyordu.
Hissettiğim tek şey, huzurdu.
Korkularım geride kalmıştı. Şimdi geldiğim yoldan geri dönüyordum. Eleanor arabanın yanına kadar bana eşlik ediyordu. “Nasıl hissediyorsun?”
Kollarını birbiriyle kavuşturdu. “Bilmiyorum, karışık duyular içerisindeyim. Bugün güzel bir gündü.”
“Baban çok iyi biri, şanslı sayılırsın.” Eleanor başını öne eğdi. Yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. Eleanor’u kıskanarak söylediğim sözün nereye dokunacağını hiç düşünmemiştim. “Özür dilerim, söylemek istediğim…”
“Sorun değil, ne demek istediğini anlıyorum. Yalnızca düşünmeden edemiyorum. Burada olsaydı, bu güzel günü görebilseydi…”
Arabanın yanına vardığımızda Eleanor’a bakıyordum. O öylece yere bakıyor, kafasındaki düşüncelerle boğuşuyordu. Ölen ile ölünmezdi. Bu kesinlikle kolay değildi. Bir ölünün arkasından ağıtlar yakarken yanındaki insanları görmezden geliyordu. Eleanor’un büyük, sevgi dolu bir sarılmaya ihtiyacı vardı. Ellerimi iki yana açıp onu kollarımın arasına aldım.
Aklındaki tüm kötü düşünceleri defetmek istiyordum. “Baban burada, kardeşlerin burada ve ben… Ben her zaman seninle olacağım.”
Başını omzuma koydu. “Seninle tanışmasını isterdim.”
Sabahın ilk ışıkları beni uyandırdı. Odanın içerisine dolan ışıktan kaçınmaya çalışıyordum ancak bir işe yaramıyordu. Yarı uykulu, yarı uyanık bir şekilde yatakta uzanmaya devam ettim. Tuvalete gitmem gerekiyordu. Yatakta kalmaya devam etmek istesem de bu benim kontrolümde olmayan zaruri bir ihtiyaçtı. Banyonun önüne geldiğimde ışığı yaktım. Kapıyı kapattım ve klozetin önüne gittim.
İşimi hallettikten sonra aynanın karşısında ellerimi yıkıyordum. İyi hissediyordum. Geri yatağa döndüğümde uyuyabilirsem daha iyi olacaktı. Aynanın önünden ayrılmadan önce gözlerime baktım. Her şey olması gerektiği gibiydi ve mutluydum. Gözler asla yalan söylemezdi.
Yatağın yanına geldiğim gibi onun yanına yattım. Kendimi uykunun kollarında bulmayı bekliyordum.
“İyi misin?”
Bu sefer ağzında çıkan kelime ‘İyiyim.’ değildi. “Annemi düşünüyorum.”
“Russell, Russell…” Tatlı, yumuşak bir ses adımı söylüyor, uyanmam için bana sesleniyordu.
Sesin çok tatlı bir tınısı vardı. Adeta beni büyülüyor, kendisine bağımlı kılıyordu. Her bana seslenmeyi bıraktığında kendimi huzursuz hissediyor, adımı tekrar tekrar söylemesini istiyorum.
“Russell…” Bir öpücük… Biri yanağıma öpücük kondurmuştu. Gözlerimi araladım. Hemen yanı başımda bana bakan Eleanor’u gördüm. Gözlerinin içi gülüyordu. “Bir an uyanmayacağını düşündüm.”
Yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Gözlerimi araladığım vakit karşımda böyle bir güzellik vardı. Aralamak istemediğim gözlerimi her gün açmamı sağlayan yegane şey Eleanor’du. Yoksa bu dünya çekilecek gibi değildi.
Eleanor’un hüzünlü gözlerine bakıyordum. Tarif etmesi zor bir durumdu. Yanında olmasını istediği ama olamayan, canından çok sevdiği ama kavuşamadığı bir kişi vardı. Eleanor’un aklından geçirdiği düşünceleri merak ediyordum. Onun olduğu durumda değildim ve onu anlamakta zorlanıyordum. Ne hissettiğini, ne duygular beslediğini, ne düşündüğünü bilemiyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece hüzünlü gözlere bakıyor ve sessizliğimi koruyordum. Yanlış bir şey söylemekten çekiniyordum. Burada olmak onun için çok önemliydi. Bu yüzden bunu mahvetmek istemiyordum. Başını arabanın koltuğuna yasladı ve gözlerini kapattı.
Ellerini kımıldatmıyor olsa da tanrı için kaldırdığı ellerini görebiliyordum.
Bana baktı. Söyleyecek çok sözü vardı ama hiçbirini söylemeden kapının koluna uzandı. Tüm her şeyi kabullenerek dışarıya ilk adımını attı. Bende Eleanor ile birlikte arabadan çıktım. Eleanor ileriye, ben Eleanor’a bakıyordum. Yeşil saçları başına geçirdiği siyah tülün altında yeterince belli oluyordu. Siyah elbisesi ve siyah ceketi ise her şeyi anlatıyordu.
Eleanor ilerlemeye başladığında arkasından seslendim. “Seni burada bekliyor olacağım.”
Arkasına dönüp bana baktı. “Yanımda olmanı istiyorum.”
Şimdi anlamaya başlamıştım. Bu bir yıl dönümü değildi, bu bir ziyaretti. Arabanın önünden Eleanor’un yanına gittim. Beraber ilerliyor, yanlış bir yere basmaktan kaçınıyorduk. Arabadan uzaklaşıp daha da derinlere ilerlerken Eleanor’un gözü ileride sabitlendi. Hangisine baktığını anlamaya çalışıyordum. İlerlemeye devam ettikçe baktığı mezar taşının önüne vardık.
Ben yanı başında dikelirken Eleanor mezar taşının önünde dizlerinin üzerine çömeldi. Mezar taşını nazikçe okşamaya başladı. Büyük bir hasret gideriyor, içindeki boşluğu doldurmaya çalışıyordu.
“Nasılsın anne?” Eleanor sorduğu sorunun ardından duraksadı. Karşıdan bir yanıt gelmesini bekliyordu. Biliyordu bir cevabın gelmeyeceğini ama bekliyordu. Sonra devam etti. “Bugün yalnız gelmedim anne. Seni Russell ile tanıştırmak istiyorum. Keşke burada olsaydın ve onu kendi gözlerinle görebilseydin. Senin ardından tekrar yaşama bağlanmaya başladım. Bunun en büyük sebeplerinden biri Russell ile tanışmam oldu. Sonra… Sonrasında seni gün be gün unutmaya başladım anne. İlk haftalar yokluğunda ne yapacağımı düşünüp durur, saatlerce ağlardım. Şimdi alıştım yokluğuna. Aklıma nadiren geliyorsun. Hatırlıyorum da geçen sefer yanına geldiğimde ‘Asla seni unutmayacağım.’ demiştim. Unutuyorum anne, gözlerimin önünden gitmeye başladın. Evde asılı resimlerini hatırlıyorum yalnızca. Sesin hala kulaklarımda ancak bir gün onu da unutacağım. Seni çok özledim. Bunu hangi kelimeler ile anlatabilirim bilmiyorum. Saçlarımı okşayışın, sarılışın ve- ve bana kızdığın zamanları bile özledim. Ne kadar dil dökersem dökeyim seni asla yanımda göremeyeceğim. Şimdi gitmem gerekiyor, hava kararmaya başladı. Daha sonra tekrar yanına geleceğim. Huzur içinde yat anne.”
Tavanı seyretmeye devam ediyordum. Eleanor mırıldanmaya başladı. Mırıltılar ilk başta alt ve üst dudağının birbirine çarpması ile oluşan pıtırtılardan ibaretti. Çok geçmeden sesini biraz daha arttırdığında mırıltıların birer müzik sözleri olduğunu anladım. Harika gelen sesi yalnız kulaklarımı değil, odayı da dolduruyordu. Bağırmadan bunu nasıl başardığını merak ediyordum. Önemli olan bu değildi. Sesi… Sesi çok güzeldi. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyanın içerisindeymişim gibi geliyordu. İnanması güç ama kesinlikle gerçekti.
Eleanor başını arabanın koltuğuna yaslamış oturuyordu. Gözleri kapalıydı. Elinden gelen tek şey düşünmekti. Kim bilir aklından neler geçiriyordu. Mezarlıktan beri hiç konuşmamıştık. Sessizce arabaya binmiş ve yola koyulmuştuk. Bugün Eleanor için zor bir gündü. Uyuyup dinlenmesi gerekiyordu. Eleanor’un evine üç sokak kala bir ses duydum. Eleanor ağladığını daha fazla saklayamıyordu. Yavaşça arabayı kenara çektim. Onun ağladığını bildiğimi, o da biliyordu. Eleanor’a bakıyordum. Kapalı gözlerinden taşan göz yaşları yanaklarından süzülüyordu. Ona dokunmuyor ve seslenmiyordum. Sadece ağlamasına izin veriyordum. Narin yüreği nasıl bir yükün altındaydı? Annesinin kaybı, evin tüm işleri, iki kardeş ve bir yandan üniversite… Bunca yükü taşıyabiliyor muydu gerçekten? Ufak bir ses dahi çıkarmamaya özen gösteriyordum. Ağlamak insanı rahatlatırdı her zaman. Sonunda rahatlayacağına inanıyordum.
Gözlerini açmadan önce göz yaşlarını sildi. “Eve gitmek istemiyorum.”
Eleanor artık müziği söylemiyordu çünkü bir müziğe ihtiyaç duymuyordu. Müzik bedenini ele geçirmişti. Coşku ile yatakta ayağa kalktı. Ellerini, kollarını sallıyor ve yatağın üzerinde zıplıyordu. Onun sesine ihtiyaç duymuyordum. Gördüklerim her şeyi anlatıyordu. Eleanor mutluydu. Yüzünde tarif edilmesi zor bir gülümseme vardı.
Ve saçları… Odanın içerisine giren güneş doğruca Eleanor’u aydınlatıyordu. Güneş doğal sahne ışığıydı ama saçları… Onlar bambaşkaydı. Işıl ışıl ve rengarenk görünüyordu. Her bir renk vardı. Mavi, yeşil, turuncu ve kırmızı…
Bu huzursuz masaya tekrar oturmuştum. Daha oturalı on dakika yeni oluyordu. Çoktan annem ve babam tartışmaya başlamıştı. Burada oturduğum her sefer, neden bu aile yemeği için buluştuğumuzu sorguluyordum. Onlara bunu soruyor olsaydık; Birbirimiz ile iyi vakit geçirmek olduğunu söyleyeceklerdi. En temelde bu doğruydu ama dolu tabağımı önümdeyken seyrettiğim manzara böyle söylemiyordu.
Masanın baş ucundan gördüğüm; Birbirlerini parçalamak için can atan iki yetişkindi. Neden tartışıyorlardı? Her zaman duyduğum ve hiçbir zaman anlam veremediğim tartışmalardan biriydi. Belki de yetişkinler basit konuları anlam veremeyeceğim kadar büyütmeyi seviyordu. Güler yüzle konuşmak varken bağırmak bu kadar önemli miydi? Büyüdüğüm zaman gerçekten yetişkinler gibi mi olacaktım? Onlar tartışmaya devam ederken dolu tabağıma baktım. Biz buraya iyi vakit geçirmek için mi toplanmıştık? İyi vakit geçirmek bir sebep olamazdı. Her zaman bu sebep ile kendimi kandırıyordum. Beni görmek istediklerini ve önemsediklerini söylüyorlardı. Her geldiğimde bu tartışmayı çekiyordum. Bu nasıl önemsemeydi böyle? Beni gerçekten önemsediklerinden şüphe ediyordum. Aile yemeğinin asıl sebebi; Birbirlerinden ne kadar nefret ettiklerini bana göstermek olmalıydı. Evet, böyle olmalıydı. Başka bir şey gelmiyordu aklıma.
Tabağın yanında duran kaşığı elime aldım. Neden burada oturuyordum? Şu an Eleanor ile olmak varken neden burada onların tartışmalarını dinliyordum? Eleanor ile olmak istiyordum. Kesinlikle Eleanor ile olmak istiyordum.
Başımı kaldırıp onlara baktım. Sesleri çıkmıyor, tabaklarındaki yemeği yiyorlardı. Tüm huzuru silip yok etmişlerdi, şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi yemeklerini yiyorlardı. Yemeğimden bir kaşık aldım. Bunu iki saat daha sürdürmem gerekiyordu. Daha önce birçok kez yapmıştım. Bir kez daha yapabilirdim, sanırım. Kaşığımdaki yemeği ağzıma götürdüm. Bir şeyin eksikliği hissediliyordu. Yemeğin tuzu veya tadı yerindeydi. Eksik olan şey, bir aileydi.
Bir aile olmadığı sürece yemeğin tadını çıkaramıyordu insan.
Bir histi benim ki…
Eleanor hayallerimi süslüyordu. En küçük hayalden en büyük hayale kadar hepsinde vardı. Onun olmadı bir hayal düşleyemiyordum. Arabam ile uzaklara gitmek istediğimde yolcu koltuğundaydı. Dışarıya çıkıp biraz hava almak istediğimde hemen yanı başımdaydı.
Sinema salonunda,
Kahkahalar atarken,
Ekmeğimden büyük bir ısırık alırken,
Simsiyah takım elbise üzerimde kravat boğazımı sıkarken onun beyazlar içerinde bir melek gibi karşıma çıkmasını düşlüyordum. Biz bir aile olabilirdik. Bir histi benim ki…
Zil çaldı. Bu saatte kimseyi beklemiyordum. Evde yalnız başıma bilgisayarım ile uğraşıyordum. Masanın üzerine uzattığım ayaklarımı indirdim. Bilgisayarı bir kenara koydum ve kapıya doğru ilerledim.
Kapıyı açtım, gelen Eleanor’du. Elleri arkada bir şey saklıyordu. Arkasında sakladığı şeyi hemen ortaya çıkararak kutunun kapağını açtı. “Eleanor, sen-”
“Sürpriz!” Eleanor’un elleri arasında rengarenk bir doğum günü pastası duruyordu. “Biliyorum, bugün doğum günün değil ama benim için yaptığın her şey adına teşekkür etmek istedim. Ayrıca bu yıl doğum gününü kutlayamadım.”
Ben dünyanın en şanlı insanı olmalıydım. Hayatımda sevmediğim, değiştirmek istediğim birçok şey vardı ama Eleanor… Tanışmamız bir tesadüf müydü yoksa kader miydi bilmiyorum. Şu an benim yanımdaydı ve karşımda duruyordu. Eleanor’un kalbinde bir yere sahip olabilmek inanılmaz bir şeydi. Benim kalbimi ise tamamen o dolduruyordu. Bu çekilmez hayatı güzel kılıyordu.
Onlarca saatimiz vardı. Bitiremeyeceğimiz kadar fazlaydı. Sonsuza kadar beraber olacağımızı düşünüyordum. Saatler tüm önemini yitiriyordu. Onunlayken böyle hissediyordum.
İkimizde koltuğun iki ucuna yaslanmış, ellerimizdeki kitabı okuyorduk. Eleanor beş altı sayfa çevirmişken ben sayfanın sonuna yeni geliyordum. Kelimelerin arasında kaybolmadan, sıkılmadan yol almaya çalışıyordum. Zorlanmak kelimesi durumu tarif etmekte hafif kalıyordu. Kitap okumak bile bana zevk veriyordu çünkü o benim ile beraberdi. Başımı kaldırıp ona baktım. Yeni bir sayfaya geçiyordu. Şu an koltuğun kenarına yaslanmış bir şekilde kitap okuduğunu unutmuş olmalıydı. Hangi hayali karakter ile konuşuyor, kim bilir nasıl bir yolcuğun içerisindeydi?
İkimiz koltuğa sırtımızı yaslamış, masanın üzerine ayaklarımızı uzatarak film izliyorduk. Bu hafta filmi seçme sırası Eleanor’daydı. Seveceğimi iddia ettiği romantik filmi izliyorduk; Zamanda Aşk. Diğer abartılı, aşktan içimizin şiştiği romantik filmlerin aksine oldukça iyi bir filmdi. Jenerik yazılar ekranda kayıp gidiyordu. Eleanor bana baktı. Filmi mi yoksa filmi izlediğim süreyi mi beğenmiştim? Az önce izlediğim ana karakteri düşünüyordum. Filmdeki ana karakterin gücüne sahip olmak istedim. Zamanı her seferinde düşünmeden geriye sarardım.
İkimizde koltuğa oturmuş, ben bilgisayarda oyun oynarken Eleanor kitap okuyordu. Karşılaştığım düşmanları yeniyor, görevimi tamamlıyordum. Elimde bir kontrolcü olduğu için arkama yaslandım. Zaman geçirebilmek için oyunu oynuyordum ama canımın sıkıntısından kurtulamıyordum. Harita üzerinde belirlediğim yeni görevimi tamamlamak için ilerliyordum. Eleanor’un elini bana uzattığını fark ettim. İlk başta ne istediğini anlayamamış olsam da sonrasında kontrolcüyü istediğini anladım. Kontrolcüyü Eleanor’a uzattım. Bilgisayarın karşısında tuşları karıştırmamak için büyük bir savaş veriyordu. Eleanor’a baktığımda gülmeden duramıyordum. Oyunlarla arası olamamasına rağmen benim ile oyun oynaması harika bir şeydi. Onunla vakit geçirmek beni mutlu ediyordu. Can sıkıntım yok olup gitmişti.
Her zaman ne istediğimi biliyordun.
Her zaman neye ihtiyacım olduğunu biliyordun.
İkimizde koltukta oturmuş, masanın ortasındaki rengarenk pastaya bakıyorduk. “Şeker ister misin?”
Eleanor’a baktım. Kim şekere hayır diyebilirdi ki. “Neden olmasın.”
Avucumun içine koyduklarına bakıyordum. “Seveceğine eminim.”
“Eleanor, bunlar şeker değil.”
“Biliyorum.”
Eleanor’u araba ile evine bırakıyordum. Sokakları arkamızda bırakırken kulaklarımda çalan müzik, Eleanor’un sesiydi. Her zaman olduğu gibi şarkıya eşlik ediyordu ve ruhumu dinlendiriyordu.
Kırmızı ışıkta durdum. Yeşil ışığın yanması için saniyeler bir bir geri sayıyordu.
Eleanor’a bakıyordum. Şarkıya eşlik ettiği sırada başı ile ritim tutuyordu. Fazla hareket etmiyordu ama benim aksime son enerjisi ile neşe saçmaya devam ediyordu. Bu yorucu günün ardından bile bunu yapıyordu. Projelerini bir sınıftan diğer sınıfa jürilere gösterebilmek için koşturup durmuştu. Beş veya on dakika anca dinlenebilmişti. Bir kahve içmesi gerektiğini söylediğimde ise bana meşgul olduğunu söylemişti. Şimdi karşımda müziğe eşlik ediyordu. Bu kadar enerjiyi nereden buluyordu?
Gözlerimi karşı duvara diktim. Ne kadar yalnız olduğumu düşünüyordum. Yapayalnız ve bir başımaydım. İnsanlarla çevrili koca şehirde, üniversite içerisinde, anne ve babamın yanında yalnız hissediyordum. Yalnız olmadığımı biliyor ama yalnız olduğum hissinden kurtulamıyordum. Yanımdaki kişi ile saatlerce konuşmak, kahkahalar atmak için can atıyordum. Yan yana görünüyor olsak da kalplerimiz birbirinden çok uzaktı. Ne kadar konuşursak konuşalım, cümlelerin sonu her zaman geliyordu.
Geçmişe baktığımda kendimde gördüğüm buydu. Benim yanımda Eleanor vardı. Artık onunla yalnız hissetmiyordum. Cümlelerin sonu hiçbir zaman gelmiyordu.
Onun gözlerinin içerisine bakıyordum. O gözler her zaman baktığım gözler gibi değildi. İçerisinde büyük bir ateş vardı.
Yağmuru seyretmek her zaman bana huzur veriyordu. Yağmuru seviyordum. Birçok kişi yağmurlu günlerden hoşlanmazdı. Güneş, çoğunlukla bulutların arkasına saklanırdı. Havanın kapalı ve güneşin olmaması insanları rahatsız edebilirdi. Belki de en büyük rahatsızlıkları ıslanmaktı. Islanmaya bayılıyordum. Her bir damla neşeme neşe katıyordu. Öylece pencerenin önünde dikelip yağmuru saatlerce seyredebilirdim. Yağmuru seyretmek, insanın içerinde çözümlenmemiş sorunların çözümlenmesine sebep oluyordu. İçimdeki huzurun tek sebebi yağmur değildi.
Arkamdan tatlı bir ses adımı seslendi. “Russell…”
Her şey bir öpücükle başladı. İçimdeki ateş büyürken yalnızca onu istiyor ve onu arzuluyordum. Tüm çıplaklığı ile görünüyordu. Aşkın dorukları böyle bir şey olmalıydı. Aşkın ateşinde yandığımı hissediyordum. Güçlü bir ateş daha vardı. Bu güçlü iki ateş odayı dolduruyor, bulabildikleri yerden taşıyordu. Yapılan tüm hareketler zevki doruklarına çıkardığı sırada basit bir harekete saplanıp kalmıştık. Bu basit hareket her şeyin anlamı gibiydi. Nerede olduğu ve nasıl olduğu önemli değildi. İçimizde büyük bir ateş vardı. Artık mantık devre dışı kalmıştı. İç güdüsel davranışlar bizi kontrol ediyordu. Her şey hızla önemini yitiriyordu. Geriye kalan sadece iki önemli şey vardı; O ve ben.
“Alo, alo… Eleanor sesimi duyuyor musun? Seni çok özledim. Ne zaman yanıma geleceksin? Sensiz zaman geçmiyor, ne yapacağımı bilmiyorum. Dünden bu yana fazla zaman geçmediğinin farkındayım ama seni gerçekten özledim. Bugün müsait misin? Kesinlikle yanıma uğramalısın.”
“…”
“Alo, Eleanor orada mısın? Sesini duymak istiyorum. Lütfen bana cevap ver-”
“Ben Eleanor değilim.”
Üzerimizde bir battaniye Eleanor ile birlikte yatakta yatıyorduk. Onun güzel gözlerine bakıyordum. Yüzüne her zamanki tatlı gülümsemesini yerleştirdi. “Saçlarımı boyamak istiyorum.”