“Tam olarak ne yapmam gerektiğini anlayamıyorum.” Veronica’nın dediklerinin bir yere bağlanmasını bekliyordum. “Onlara saygıyla davranıyor, dediklerini ikiletmiyordum ama beni biraz olsun gördükleri yoktu. Sadece biraz olsun beni görmelerini istiyordum.”
Tekrar ailesinden bahsediyor ve canı yanıyordu. Ne yapması gerektiğini ona söylemiştim ama kabullenememişti. Karşımda bir kez daha ailesi hakkında yakınıyordu. Kafamda ağzımı açmanın mı yoksa açmamanın mı daha iyi olacağını tartıyordum. Onun üzülüp kendisini yıpratmasını istemiyordum, diğer yandan ise gereksiz bir tartışma doğabilirdi. Ağzımı açmadığım süre boyunca böyle yakınıp duracak ve kendisini üzecekti.
“Veronica, onları bu kadar umursamayı bırakmalısın.”
Mekanda olduğu gibi gözlerini gözlerime dikmişti. Yüzünde hayal kırıklığına uğramışlık vardı. Kendisine destek çıkılmasını istediğini anlıyor ve destek çıkıyordum. Bunu görebilmesi bu kadar zor muydu? Onun iyiliğini istiyordum yalnızca.
Hışımla koltuktan ayağa kalktı. “Sen ne dediğinin farkında mısın? Benden ailemi yok saymamı istiyorsun.”
“Başka bir seçeneğin var gibi konuşuyorsun. Tek yaptığın şey yakınıp durmak.”
“Yanılıyorsun bir kere, senin aksine çözüm arıyorum.”
Son söylediği cümle… Benim sunduğum bir çözüm değil miydi? Artık karşılık verme gereği duymuyordum. Daha fazla orada durmam anlamsızdı. Yavaşça koltuktan kalktım. Kaçınılmazı getirmiştim, böyle olacağını bilmeme rağmen. Neden susmamıştım… Veronica beni seyrederken koridora ilerliyordum. Boş yere kendi canımı da sıkmıştım. Benim sorunum bile değildi.
“Nereye gidiyorsun?”
Şu an umursadığım son şey Veronica’ydı. Ceketimi sırtıma geçirip kapıyı arkamdan çektim. Hızlı hızlı merdivenlerden indim. Metronun yolunu tuttuğumda kafamı rahatlatmaya çalışıyordum. Kendime bir sigara yaktım. Sigarayı içime çektikçe rahatlıyordum.
Tenha bir sokağın içerisinde Kevin’la sigara içiyorduk. Sokak, hemen ilerideki sokak lambası haricinde karanlığa gömülmüş bir durumdaydı. Onun ışığı ise arada bir tekleyip duruyordu. İki kişiyi bekliyorduk. Sigaralarımızdan içerken etrafı kolaçan ediyorduk. Sokağa bir araç girdi. Farları sokağı boydan boya aydınlatmaya başladı. Park halindeki araçların arasından ağır ağır önümüze geliyordu. Hiç bozuntuya vermeden sakince sigaralarımızı içmeye devam ediyorduk. Aracın içindekilere göz ucuyla bakıyordum ancak hiçbir şey göremiyordum. Diğer sokağa girdiğinde yavaşça gözden kayboldu.
Sigara izmaritini kenara attım. “Dediğin kişiler ne zaman gelecek?”
“Birazdan bura… Geldiler işte adamım.”
Kevin etrafı aydınlatan tek sokak lambasına dönünce, ben de o tarafa baktım. Yanan ışığın altında iki kişi bize doğru geliyordu. Hiç acele etmeden usul usul gelmeye devam ediyorlardı. Biri diğerinden daha uzun ve iri yarıydı. Kısa olan ise geniş omuzlu, yapılı bir vücuda sahipti. Yanımızı geldiklerinde kısa adam elini uzattı.
Kevin ne kadar sigarası kaldığına bakmaksızın hemen atıp adamın elini sıktı. “Biz de sizi bekliyorduk.”
Adamın benim elimi de sıkmasından sonra ceketimin iç cebinden küçük paketi çıkardım. Adama uzattım. Eline alınca telefonun feneriyle paketi incelemeye başladı. Paketi yeterince elleyince ağzını açarak kokladı. Kokusu adamı tatmin etmemiş görünüyordu. Önce bana sonra Kevin’a baktı. Paketten ufak bir tadımlık almak için izin istiyordu. Kevin adama izin verdiğinde paketin içine serçe parmağını batırdı.
Parmağını yaladıktan sonra yüzünde oluşan memnuniyetini görebildim. “Güzelmiş, arkanızda Maximilion var değil mi?”
“Maximillion’u biliyor gibisin.”
Adam, Kevin’ın sorusuna hiç gecikmeden cevap verdi. “Bir zamanlar kendisiyle iş yapmıştım. Çok büyük bir iş değildi aslında. O adamla büyük bir iş yapılacağını düşünmüyorum.” Elindeki paketi açtığı gibi kapatıyordu. “Her neyse, arkanızda Maximillion olduğuna göre elinizde daha değerli mallar olmalı, yanılıyor muyum?”
Kevin’ın gülümsediğini görebiliyordum. “Bu size pahalıya patlar.”
“Bu sizin işinize gelmez mi?”
Yüzümde bir gülümseme oluştu. Dürüst ve dobra birine benziyordu. Birileri ödeyecek, birileri eğlenecekti. Kevin ceketinin cebinden küçük, şeffaf paketi çıkarıp adama uzattı. Adam elindeki paketi ilk sefer yaptığı şekilde telefon feneriyle inceliyordu.
Paketi cebine koyarak telefon ışığını kapattı. Yanındaki adam elini cebine attığında bir deste banknot çıkardı. Bin dolar karşımızda duruyordu. Ortam birden çok sessizleşti. Hızlıca parayı bana verdi.
“Sizinle iş yapmak güzeldi gençler. Bir dahaki sefere görüşmek üzere.”
O iki adamla ayrı yollara yöneldik. Karanlığın içinde giderken arkama dönüp baktım. Gittikçe birbirimizden uzaklaşıyorduk. Kevin’la sokakların arasından tek bir yere ilerliyorduk.
“Bugün yolumuzu bulduk.”
Kevin’ın dediği yüzümü gülümsetmişti. “Haklısın, bunun sonunda iyi para kaldıracağız.”
Bir iki köpeğin havlamasını duyduk. Raylara adımımı attığımda önümü görmekte zorlanıyordum. Şehir ışıkları buraya kadar ulaşmıyordu. Etrafa dikilmiş birkaç sokak lambası vardı. Kevin telefonuyla önden giderek yolu aydınlatıyordu. Terminalde yarın hareket etmeyi bekleyen trenler, çürümeye yüz tutmuş vagonlar, uzak yollara gidecekler, yük taşıyacaklar ve dahası; hepsi buradaydı. Vagonların arasından geçip biraz sessiz ve kimsenin bizi bulamayacağı bir yere ilerliyorduk. Etrafta havlayan köpek seslerinin dışında ayak seslerimiz bize eşlik ediyordu. Yol taşlık ve yürümesi çok kolay değildi. İleride kırmızı olduğunu tahmin ettiğim trenin yanına geldiğimizde yavaşladık.
Kevin telefonun fenerini kapadı. “Şu güvenliği geçmeliyiz, sonra rahatız.”
Trene yaslanmış bir şekilde güvenliğe bakıyorduk. Feneriyle etrafı kolaçan ediyordu. Güvenliğin biraz uzaklaşmasını bekledikten sonra olduğumuz yerden çıktık. Dikkatli ve sessiz adımlarla trenin yanından ayrıldık. Diğer tarafa geçtiğimizde üç vagon sonra çürümeye bırakılan bir yük vagonu vardı. Onun yanına gidiyorduk.
“Buraya birkaç gündür gelmiyorum dostum.”
“Son zamanlarda kızla vakit geçiriyorsun, aranız çok iyi anlaşılan.” Kevin imalı bir lafın ardından hızlıca vagona çıktı. “Ver elini.”
Uzattığım elimi tutarak beni yukarıya çekti. Vagonun içerisine attığım üç adımla yere oturup yaslandım. Kevin da hemen yanıma çökmüştü. Gecenin sessizliğinde bir sigara yaktım. Vagonun açık kapısından gökyüzüne bakıyordum.
Kevin omzumu dürttü. “Onunla seviştiniz mi?”
Böyle bir soru hiç beklemiyordum. “Ha?”
“Diyorum ki, onunla hiç… Hadi ama yapmadığınızı söyleme bana.” Gülümsemeye başladım. Bunun cevabı kesinlikle evetti. Kevin yüzümden her şeyi anlamıştı bile. “Siktir, adamım benim.”
“Geçen gün LunaClub’a gittik onunla.”
“Nasıldı?”
Sigaranın biriken külünü kenara çarptırdım. “Mekana bayıldık.”
Bana havalı bir bakış atıp güldü. Üzerine takındığı egoyu görebiliyordum. “Seveceğinizi biliyordum.”
Veronica hakkında konuşmamız, Kevin’la buluşmadan önceki tartışmamızı aklıma getirdi. Yaptığım yanlışı düşünüyordum. Ağzımı hiç açmamam gerekiyordu ama… Onun üzülmesini istemiyordum.
“Kevin, bugün Veronica’yla biraz tartıştık.” Kevin bana baktı. Diyeceklerimin devamını merak ediyordu. Sigaradan bir nefes aldım. “Ailesinin onu görmediğini dile getirip duruyor sonra önerdiğim çözümü kabul etmiyor.”
“Senin önerdiğin çözüm ne?”
Kevin’ın telefonun fenerini açarak duvara yasladım. Biraz ışığa ihtiyacım vardı. Cebimden eroin paketini çıkardım. Yavaşça paketin ağzını açtım. Kevin’dan aldığım tatlı kaşığının içine biraz eroin koydum. Cebimden çalmağı çıkarıp kaşığı ısıtmaya başladım. Eroin ısındıkça eriyor, rengi değişiyordu. Kısa bir süre sonra çakmağı bıraktım. Eroin kıvama gelmiş, vücuda girmeyi bekliyordu. Kevin’ın uzattığı küçük şırıngayı elime aldım. Kaşıktakini dökmeden şırınganın içine çekiyordum. Bir süre şırıngaya baktım. Bu yöntemi pek sevmiyordum. İğne beni geriyordu ama bunu istiyordum. Dirseğimin içine iğnenin ucunu yaklaştırdım. Kendimi iğneye hazırlıyordum.
“Yap şunu artık dostum.”
“Germe beni, iğneyle pek aram iyi değil.”
Derin bir nefes aldığım gibi iğneyi batırdım. Şırınganın başına basıp tüm eroini vücuda aktarıyordum. Kolumda ufak bir sıcaklık vardı ve o sıcaklık vücudumun her yerine doğru yayılıyordu. Ben harika hissediyordum. Kevin’ın çakmağı yaktığını gördüm. Sıra ondaydı.
Telefonun ışığını kapatmış, karanlığın içerisindeydik. Kevin’la arkamıza yaslanmış bir şekilde oturuyor ve dışarıdan gelen sesleri dinliyorduk. Dünyanın benim etrafında döndüğünü görebiliyordum. Dışarıdan gelen sesler artmaya başlamıştı. Kedi, köpek seslerinin yanında anlam veremedim sesler de duyuyordum. Sesler yükseldikçe rahatsız bir hâl alıyordu. Kalın bir sesin birine bağırdığını duyabiliyordum. Küfürler yağdırıyordu bağıran kişi. Sesler rahatsız ediciydi. Sesleri daha fazla duymak istemiyordum. Kulaklarımı ellerimle kapadım. Sesleri bastırmaya çalışıyordum. Sağımda duran Kevin’a baktım. O da bana baktı. Kafamızın güzelliğinden istemsizce birbirimize gülüyorduk. Yaptığımız sadece gülmekti.
“Haberleri duymak ister misin?”
Gökyüzüne bakmaya devam ediyordum. “Ne haberleri?”
“Hem iyi, hem de kötü bir haberim var.” Kevin söylediklerine karşın benden bir tepki bekliyordu. Başımı ona çevirip baktım. Bu onun devam etmesi için yeterli olmuştu. “İyi haber, Maximillion sonunda bizi gördü. Şu ayarlamaya çalıştığım iş olmak üzere.”
“Gerçekten mi?” Kevin’ın beni onaylaması üzerine yeni bir soru sordum. “Nereden biliyorsun?”
“Ivan haber etti ama…” Bu ‘ama’ bir şeylerin ters gittiğini gösteriyordu. “Kötü haber ise biraz daha dişimizi sıkmamız gerekiyor olmamız. En az on, on ben gün sonra iş bizim.”
Kafamda durumu değerlendiriyordum. On, on beş gün daha. Biraz daha paranın peşinden koşturacaktık sonra ise buna gerek kalmayacaktı. Maximillion’un yanında rahatımıza bakacaktık. Çok uzun değildi aslında ve buna değerdi. Kevin’ın verdiği habere seviniyordum.
“Hadi kalkıp karnımızı doyuralım, ben acıktım.”
Yük vagonundan ayrılıp geldiğimiz yoldan geri dönüyorduk. Güvenlik arkasına döndüğünde aynı dikkatle terminalden ayrıldık. Kaldırımda yürüyor, etrafta karnımızı doyuracak bir yer arıyorduk. İki, üç sokak geçince ileri köşede bir büfe gördük. Bir müşteri vardı. Kevin’la oturup oturmamayı tartışırken önümüze düşen kırmızı mavi ışıkları gördük. Sakince arkama dönüp baktım. Bir polis arabası sokağa giriyordu. Polislerin bize görünmesi fikrimizi kesinleştirmişti. Büfenin yanına gittik. Yan yana taburelere oturduğumuz zaman arkamızdan polis geçiyordu.
“Gençler size ne vereyim?”
Eroinin etkisinde olduğumu hissediyordum. Büfe sahibine ne diyeceğimi bilemeden öylece bakıyordum. Sesini çıkarmadan siparişimi vermemi bekliyordu.
“Ben bir sosisli alayım.”
Adam elindeki not defterine Kevin’ın siparişini yazarken Kevin’a baktım. Benim de kafamda sosisli belirmeye başlamıştı. Adama geri baktığımda bıkkın bir ifadeyle bana bakıyordu.
“Ben de sosisli alayım.” Siparişi not defterine yazmaya başladı. “Sosislinin yanında patates kızartması veriyor musunuz?”
“İstediğiniz vakit, neden olmasın.”
Kevin, ben ona isteyip istemediğini sormadan adama karşılık verdi. “Büyük boy olsun.”
Adam içeceklerimizi sormadan yanımızdan ayrıldı. Adamın arkasından bakıyordum. Kevin taburede arkasına dönerek masaya yaslanıyordu. O sokağı seyrederken ben adamın çıkardığı iki sosisliyi ocağa atışını seyrediyordum. Adam sosisleri kendi haline bırakarak diğer müşterinin yanına gitti. Onu dinleyip istediği içeceği ona verdi. Geri sosislinin başına geçtiğinde adamı seyretmekten sıkılarak başımı masaya koydum.
“Gençler içecekleriniz ne olsun?”
Söylediğimiz içeceklerle birlikte plastik tepsiyi önümüze koydu. Sosisliden önce patates kızartmalarından iki üç tanesini ağzıma attım. İstediğim gibi çıtır çıtır değillerdi. Önüme sunulan buydu, şikayet edemezdim. Kolamdan bir yudumla ağzımı ıslatıp sosislimi yemeye başladım. Daha güzelini yemiştim ama buranın sosislisi de fena değildi.
“Hey, Kevin.” Isırdığım sosisliyi yuttum. “Yarın aynı saatte buluşacağız değil mi?”
“Evet, n’oldu ki, kız arkadaşınla mı takılmayı planlıyorsun?”
“Şey… hayır. Sadece sordum.”
Kevin daha fazla sorgulamadan önündeki sosisliyi yemeye devam etti. Ben de sosisliden bir ısırık aldım. Yarını düşünmeyi bırakıp önümde duran yemeğe odaklanmaya çalıştım. Patates kızartmalarını ağzıma atarak arkasından kolamı içtim.
“Nasıl gidiyor?” Sesin geldiği yere bakınca sağımda boş tabureye bir polisin oturduğunu gördüm.
Onu yavaşça baştan aşağıya süzerken büfe sahibi polise karşılık verdi.
“İyi gidiyor, sen nasılsın?” Büfe sahibiyle polis birbirlerini tanıdıkları belli oluyordu. Polisin belinde bulunan silah dikkatimi çekti. Gözlerimi silahın üzerinden ayıramıyorum. “Her zamankinden mi?”
“Evet, iyi olur.”
Birkaç kez gözlerimi sıkıp kendime gelmeye çalışıyordum. Silah beni kendisine çekiyor, gözlerimi ayıramıyordum. Silahla aramda duran tek şey kemerin emniyetiydi. Polise baktım. Dikkati büfe sahibinin üzerindeydi. Elimi polisin fark edemeyeceği şekilde silaha doğru uzatmaya başladım. Elim emniyetin üzerindeydi artık. Bir kez daha polise baktım. Beni fark etmemişti. Parmağımı emniyete geçirdim. Gözlerimi kapamamla emniyeti açtım. Polisin hâlâ beni fark etmemiş olmasına şaşırıyordum. Silah birazdan benim elimde olacaktı. Aldığım son nefesin ardından hızlı bir el hareketiyle silahı çekip aldım.
“Hey… Hey!”
Olduğum yerden kalkarak üç dört adım geriledim. Polisin beni yakalamasını istemiyordum. Kevin da ayağa kalkmış, karşıma geçmişti. Silahı elimde bekletmeden polisin tepesinden Kevin’a attım.
Polis silahını almak için hemen Kevin’a yöneldi. “Onu bana vermelisin yoksa…”
Kevin polisin sözü bitmesini beklemeden silahı geri bana attı. Polisi aramıza almış onunla oynuyorduk. Silah kimdeyse bir diğerine atıyor, o da çok geçmeden diğerine atıyordu. Polisin ağzından çıkanları umursamıyorduk. Silahı Kevin’la birbirimize atmaya devam ederken polisin ayağı kaydı.
“Başka bir şey ister misin?” Elimde silah, kalçası üstüne düşmüş polise bakıyordum. “Hey, evlat…”
Omzumdan dürtülmemle kendime geldim. Önce Kevin’a sonra bana bakan büfe sahinine baktım. Karşımda benden bir cevap bekliyordu. “Hayır, ah… Başka bir şey istemiyorum.”
Yanımda oturan polisin bir an bana baktığını gördüm. Büfeden ayrılmadan önce yediklerimizin parasını tezgahın üzerine koyduk. Polis her şeyin normal olduğunu düşünerek önüne döndü. Kevin’la sakince tabureden kalkıp yürümeye başladık. Üç sokak sonra ayrılmış, ben de metronun yolunu tutmuştum. Şimdi sigara çıkarıp yakmak istiyordum ama metro istasyonu bir sokak ötedeydi. Yaktığıma değmeyecekti.
Metro istasyonunda diğer insanlarla metroyu bekliyordum. Şimdi tek istediğim bir sigara yakmak ve tadını çıkarmaktı. Metro beni fazla bekletmeden gelmişti. Biner binmez cam kenarında bir yere oturdum. Hareket etmeye yakın yanıma yaşlı bir teyze oturmuştu. Yaşlı teyze metronun her sallanışında koluma değiyordu. Onu görmezden gelerek dışarıyı görme amacıyla cama baktım. Her zaman gördüğüm şey beni karşılıyordu. Sadece kendime bakıyordum.
Sigara paketini cebimden çıkardım. Dudaklarımın arasına iliştirip yaktım. Saatten bir haber eve yürüyordum. Saatin kaç olduğu önemsediğim son şeydi. Sokakta yürüyen insanları önemsemeden yoluma devam ediyordum. Sonunda evimin önüne geldiğimde apartman kapısından içeriye girdim. Merdivenlere yöneldim. Kendimi yormadan teker teker basamakları çıkıyordum. Veronica’yı evde bırakıp gitmiştim. Bu doğru muydu emin değildim ama yanlış da diyemiyordum. Bunu umursamadan merdivenleri çıkmaya devam ettim. Eve gitmiş olmalıydı. Hayır, kesinlikle eve gitmişti. Kapının önünde birkaç saniye durdum. Cebimden anahtarı çıkarıp kapı deliğine geçirdim. Açmaya çalıştığım sıra kapı kendiliğinden açıldı. Karşımda Veronica duruyordu.