Theodore (Bölüm 5)

      Karanlık… Tek gördüğüm şeydi. Nerede olduğumu bilmiyordum. Olduğum yeri anlamak için etrafa bakınmam bir anlam ifade etmiyordu. Karanlığın dışında hiçbir şey görünmüyordu. Nereye gitmem gerekiyordu? Burada böylece beklemeli miydim? Tüm soruların cevabı belirsizdi. Kafam karmakarışıkken çok uzakta küçük beyaz bir nokta gördüm. Bana doğru geliyordu. Birisi beni bulmuştu sonunda. Kör adımlarımla beraber ışığa doğru yürümeye başladım. Işık bana yaklaştıkça büyüyor, yol boyunca etrafı biraz olsa da aydınlatıyordu. Bir patika üzerindeydim. Etrafta sıralanmış ağaçları görebiliyordum. Işık bana doğru geldikçe ben de ona doğru ilerliyordum. Işığı tutan kişiye sesimi duyurabilmek için seslendim. Beni duymuyor, üzerime gelmeye devam ediyordu. Yaklaşmaya devam ediyordu. Bunun bir fener olmaktan ziyade bir çift far olduğunu fark ettim. Hızla üzerime geliyordu. Işık gözlerimi dolduruyordu. Artık durması gerekiyordu yoksa…

      Gözlerimi panikle açıp yattığım yerden sıçradım. Hızlı hızlı nefesler eşliğinde etrafa bakıyordum. Gördüğüm farlar yoktu. Odamda, yatağımın üzerindeydim. Derin bir nefes alarak kendime gelmeye çalıştım. Gördüğüm şeyin tek bir anlamı vardı. Gittikçe nefesim normalleşiyor ve sakinleşiyordum. Sadece bir rüyaydı. Her şey geride kalmıştı. Canım yanıyordu ama değiştirebilecek gücüm yoktu.

      Pencereden sızan ışıkla tekli koltuğa baktım. Gözlerimi açtığımda yanımda annemi görmek güzel olabilirdi ama… Gözlerimi ovuşturmaya başladım. Daha kendime gelememiş, biraz daha uyumak istiyordum. Bunun mümkün olmadığını biliyordum. İşe gitmem… Göz ucuyla saati gördüğümde büyük bir panik sardı beni. Saat sekizi geçmiş, dokuza geliyordu. Nasıl yataktan çıktığımı bilmiyordum. Geç kalmamam gerekiyordu. Ah, tanrım. Koridordan banyoya girdiğim gibi elimi yüzümü birkaç sefer yıkadım. Saçımı taramadan çıkmak üzereyken geriye dönüp saçlarımı taramaya başladım. Saçlarımı taramadan dışarıya çıkamazdım. Diğer günlerden kısa tutarak memnuniyetsiz bir şekilde odaya koşturdum. Yine geç kaldığım için kendime kızıyordum. Kıyafetlerimi hızla değiştirip evden ayrıldım. Merdiven basamaklarını ikişer ikişer iniyordum. Üçüncü kata vardığımda hızımı hiç kesmeden inmeye devam ettim.

      Üçüncü katı ardımda bıraktığımda bir kapının açıldığını duydum. “Theodore, kira parasını…”

      Ev sahibini duymazdan gelerek merdivenlerden iniyordum. Apartmandan çıktığımda doğruca metroya koşturdum. Nefes nefese insanların arasından geçiyordum. Vücudumun yorgun olmasına rağmen koşturuyordum. Korku ve panik insana her şeyi yaptırıyordu. Duramazdım, geç kalmak tamamen benim hatamdı.

      “Aptal, önüne bak!”

      Hemen toparlanıp koşturmaya devam ettim. İstasyonun olduğu sokağa girmek üzereydim. Koşturmaya devam ettikçe insanların kaldırım kenarında toplandığını gördüm. Kırmızı ışık yanıyordu. Kırmızı ışıkta beklemeyecektim bu sefer. Geçip gitmeliydim. Bunu yapabilirdim çünkü geç kalmıştım.

      Nefes nefese yeşil ışığın yanmasını diğer insanlarla bekliyordum. Yeşil ışık yandığı gibi var gücümle koşturmaya başladım. Çok vakit kaybetmiş, bir de ciğerlerim yanıyordu. Şimdi duramazdım. Daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum. Bir an önce metroya binmem gerekiyordu. Nefes almakta zorlanıyordum. Canım yanıyordu. Yalnızca biraz daha. İleride istasyonu görebiliyordum. Merdivenin yanına vardım. Korkuluklardan yardım alarak çıkıyordum. Devam etmeliyim. Artık koşamıyor, üstüne zar zor yürüyordum. Ciğerlerim iflas etmişti. Hızlı hızlı çırpınıyorlardı. Metronun geldiğini gördüm ama benim gücüm yoktu. Bunca şeyden sonra merdiveni çıkamıyordum. Kösülüp kalmıştım. Tek yaptığım, metronun istasyona girişini seyretmekti.

      “Biraz dinlenmelisin Theodore.”

      Merdivenin aşağısında annemi gördüm. “Ama… metroyu kaçıracağım.”

      “Biliyorum.” O güzel gülümsemesiyle içimi ısıtmaya başladı. “Metro bir daha gelir, bunu biliyorsun.”

      Haklıydı, biraz… yalnızca biraz dinlenmeliydim. Merdivenin basamağına yavaşça oturdum. Bir elim göğsümde nefesimi kontrol altına almaya çalışıyordum. Annem basamakları çıkarak yanıma geliyordu. Onun yanımda olması güzeldi. O bana yaklaştıkça sakinleşiyordum. Onun bana verdiği huzur nefesimi normal rutinine sokuyordu.

      Yanımdan geçti, yukarıya doğru çıkıyordu. “Nereye gidiyorsun anne?”

      “Yukarıda seni bekleyeceğim.”

      Gözlerimi raydan ayırıp iki adım geriledim. İnsanlar da oturduğu yerden ayaklanarak raylara yaklaşıyorlardı. Metro durduktan sonra en son bindim. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. En son dokuza yaklaşıyordu. Camdan dışarıyı seyrediyordum. Her gün gördüğüm şeyleri tekrar görüyordum. Gözlerimi masmavi gökyüzüne diktim. Neden bir türlü hayata ayak uyduramadığım hakkında düşünceler kafamda geziniyordu. Bunu neden yapamıyordum? Tek yapmam gereken diğerleri gibi olmaktı. Kendime kızıyordum. Ben yaşamayı hak etmiyordum.

      Birazdan Simon’un karşısına çıkacaktım. Bana kim bilir neler diyecekti? Beni bunca zamandır hep alttan almıştı. Bunu görebiliyordum. İnan ki bilerek yapmıyordum Simon. Sadece hayata alışmaya çalışıyorum.

      “Bu kaçıncı geç kalışın Theodore.” Utancımdan Simon’un yüzüne bakamıyordun. Ellerimi önde birleştirmiş, mahcubiyetim gözler önündeydi. “Bir haftadır çok geç kaldın.”

      “Be-be…”

      “Bir şey mi diyeceksin, seni bekliyorum.”

      Bir şey demeden karşısında dikilmeye devam ettim. Ne demeyi düşünüyordum ki? Hatamı bir cümle ile nasıl affettirebilirdim. Her şey gözler önünde, hatalıydım. Hâlâ benim bir şey dememi bekliyordu. Sonunda sessizlikten bıkarak konuşmaya kaldığı yerden devam etti.

      “Theodore bak, bu yaptığın…” Pes edercesine diyeceği şeyi yuttu. Sonu benim için kötü olmalıydı. Onun yerine daha basit bir şey sordu. “Bir daha geç kalacak mısın?” Hızlı hızlı başımı sağa sola sallıyordum. Bir daha geç kalmayacaktım. Simon’un sesi umutsuzca geliyordu. “Ben de öyle umuyorum. Hemen işinin başına geç lütfen.”

      Rafın yanında bana bakan Zack’le göz göze geldim. Hemen gözümü kaçırdım. Daha fazla Simon’un karşısında durmayıp deponun kapısına yöneldim. Depodan ön tarafa geçtiğimde Alexis kasanın başında müşteriyle ilgileniyordu. Geldiğimi görünce anlamsız gözlerle bana baktı. O da farkındaydı, Simon’la aramda olanların. Utancımdan bakışlarımı yere çevirdim. O anlamsız bakışların arkasındaki gerçeği bilmiyordum. İçten içe kızıyor muydu, böyle olduğum için acıyor muydu yoksa daha başka bir anlamı mı vardı? Tekrar göz teması kurmaktan korkuyordum. Alexis’e yavaşça baktığımda müşteriyle ilgilenmeye devam ediyordu. Alexis hakkımda ne düşünüyordu acaba?

      Kafenin ortalarında masadan yeni kalkan birini görünce Simon’un son dediğini anımsadım. Hemen tezgahtan bezi alıp boşalan masaya ilerledim.

      “Theodore!”

      Hemen başımı kaldırıp Simon’a baktım. Ben masayı silerken tezgahın yanına gelmişti. Eliyle beni yanına çağırıyordu. Masayı silmeyi bırakarak yanına yürüdüm. Alexis kasada siparişleri alırken Simon kahveleri hazırlıyordu. Kasada yoğunluk görülüyordu. Simon kahveleri hazırlamak için hızlı hızlı davranıyordu.

      Bana baktı hızlıca. “Depodan üç paket süt getirir misin?”

      Depoya girdiğim gibi sütlerin olduğu rafa yöneldim. Sütlerin önüne gelince tek tek kucağıma alıyordum. Depodan ayrılmak üzere rafların arasından geçtiğim sırada Zack’le karşılaştım. Zack’in bakışları beni olduğum yere kitlemişti. Bu bakışları çok iyi biliyordum. Her gün eve geldiğimde karşılaştığım bakışlardı bunlar. Kaçacak yer arar, hızlıca odamın yolunu tutardım. Merdiveni ikişer, üçer çıkardım onların korkusuna. Odanın kapısını arkamdan kapattım mı, arkamdan gelmemesini umardım sadece.

      “Ne bekliyorsun, götürsene sütleri.”

      Yerimde durmayıp kucağımda sütlerle deponun kapısına koşturdum. Kapının önünde Simon’la karşılaştım. “Nerede kaldın Theodore?”

      Kucağımdan iki paketi alarak tezgahın başına koşturdu. Ben de elimde tek paketle arkasından gittim. Tezgahın yanında benden istediği malzemeleri ona veriyor, yardım ediyordum. Bitirdiğimiz kahveyi ise bekleyen müşteriye uzatıyordum. Kasanın önündeki sıra bitince saate baktım. On biri geçmişti.

      “Alexis ben sigara içmeye çıkıyorum.”

      Simon cevap beklemeden kapıya ilerleye başlamıştı. Onu gidişini seyrediyordum. Sigarasını çıkardı ve yaktı. Sonra bir nefes aldı. Birazdan olacaklar gözlerimin önünde canlanıyordu. Simon’a değil de ona bakıyordum. Onu görmek istemiyordum. Benim için en değerli kişiyi öldürmüştü o. Ondan nefret ediyordum.

      Çanın sesini duydum.

      Elimde bıçakla mutfaktan çıktım. Karanlığın içerisinde odaya doğru sessiz ve küçük adımlarla ilerliyordum. Kararımı vermiştim, bunu yapacaktım. İnandığım şey buydu. Ona olan öfkem anlatılamazdı. Her şeyimi benden almış, hayatımı mahvetmişti. O, bunu hak ediyordu. Merdivenin yanından açık televizyonun sesini duyabiliyordum. Bir çok zaman yaptığı gibi birasını yudumlarken televizyonun karşısında uyuya kalmıştı. Bu onun en savunmasız zamanıydı. Odaya geçtiğimde onu tekli koltukta görebiliyordum. Oradaydı, hemen önümde duruyordu. Televizyonun ışığı yüzüme vururken usul usul arkasından yaklaşıyordum. Televizyondaki adamın ne dediğinin hiçbir önemi yoktu. Önemli olan tek şey birazdan onu öldürecek olmamdı.

      Televizyonun titreyen ışığı altında yanına geldim. Hiçbir şey olmamış gibi oluyordu. Böylesine rahat nasıl uyuyabiliyordu? Geceleri benim gözüme uyku girmiyordu ama her şey ne kadar da güzeldi onun için. Benim canım yanıyordu. Annem ölmüştü, annemi öldürmüştü! Neden, neden böyleydi? Canı hiç yanmıyor muydu acaba? Gözyaşlarımı kolumun tersiyle sildim. Düşündüğüm şeyin ne kadar saçma olduğunu fark ettim. Bir kalbi var mıydı ki canı yansın. Canavarın tekiydi. Gözyaşlarım peşi sıra akıyorlardı.  Canım… canım yanıyordu. Onu gördükçe, onun yanında oldukça, hayatta oldukça… Sadece canım yanıyordu. Elimde tuttuğum bıçağı sıkı sıkı kavradım. Her şey ne kadar da yanlıştı. Elimde tuttuğum bıçağa baktım. Ölmesi gereken kişi tam karşımda duruyordu.

      Bana bakan bir çift göz vardı karşımda. O an hissettim tek şey korkuydu. Gözleri beni delip geçiyordu. Elimdeki bıçağı gördü. O an her şey durmuştu. O bakış her şeyin habercisiydi.

      “Beni mi öldüreceksin orospu çocuğu!”

      Çanı bir kez daha duydum. Başımı çevirip kapıya baktığımda gelen kişi her gün gelen kızdı. Burayı seviyor olmalıydı, her gün gelmesinin başka bir açıklaması yoktu. Kasaya yürürken etrafına bakındı. Bir şey arıyor gibiydi ve beni gördü.

      “Theodore işini bırak ve benimle gel. Yeni mallar geldi.”

      Zack çıkışa yöneldiğinde hemen elimdeki bezi tezgaha bıraktım. Masayı daha sonra tamamlayabilirdim. Kasaya gelen kıza baktım. Onunla yan yana bulunmaktan çekinerek hızlıca Zack’in peşine takıldım. Dışarıya çıktığımızda kafenin önünde ticari, beyaz bir araç duruyordu. Arka kapıları iki yana açılmış, araç sahibi bizim mallarımızı kenara ayırıyordu.

      “Selam, görmeyeli nasılsın Tony?”

      “Hiç sorma, bu aralar çok yoğunum. Yetiştirilmesi gereken o kadar mal var ki.” İlerideki koliye uzandığında konuşması duraksadı. Kolinin köşesinden tutmayı başarınca konuşmaya devam etti. “Hangisine yetişeceğimi bilemiyorum.”

      “Kolay gelsin sana. Bizim malları getirdiğin için teşekkür ederim.”

      Çekiştirdiği koliyi kasanın sonunda kucaklayıp bana baktı. Almamı bekliyordu. Yanına birkaç adımda vardım. Hemen koliyi benim kollarıma bıraktı. Biraz ağır bir kutuydu. Kasadan bir kutu daha alarak onu da ilkinin üzerine yerleştirdi.

      “Onları depoya koy da gel.”

      Zack, kafenin kapısını açmamda yardımcı oldu. Masaların arasından dikkatlice geçmeye çalışıyordum. Birine çarpmak hoş olmazdı. Dikkatli bir şekilde masaların arasından çıktım. Tezgahın yanından depoya ilerledim. Depoda ilk rafın yanına kutuları koydum. Depodan çıkarak tekrar masaların arasından geçiyordum. Kafenin ortalarına doğru masalardan birinde oturan sarışın kızı gördüm. Bir başına telefonuyla ilgileniyordu.

      Kapıdan çıktığım gibi Zack’e baktım. “Şu malları da al, Tony’yi daha fazla tutmayalım.”

      Son koliyi de kucağıma aldım. Aracın kasasının ucunda bir kutu ve birkaç paket duruyordu. Araç sahibi kutuyu kolinin üzerine koydu. Eline aldığı paketleri ise cebinden çıkardığı liste kağıdıyla birlikte Zack’e verdi. Zack elinde tutuşturulan kağıda bakıyordu.

      “Her şey listede olduğu gibi.” Konuşmasına aracın arka kapılarını kapattığı sırada devem etti. “Ben artık gideyim Zack. Başka bir şey olursa ararsınız beni.”

      Depoda tüm malzemeleri Zack’le birlikte yerleştirdikten sonra tezgahın başında bekliyordum. Saat bire geliyor ve yapacak hiçbir şey yoktu. Tezgahın başında etrafa bakındım. Yanımda da Alexis kendisine bir kahve yapmış, onu içiyordu. Kafeyi insanların konuşmaları dolduruyordu. Her zaman gördüğüm gibi arkadaşlarıyla veya tek takılanlar vardı. Onların yanında ben de olabilir miydim? Bu sorunun cevabı ‘hayır’ olmalıydı. Ben onlardan farklıydım. Bu farklılık hoşuma gitmiyordu. Onlar gibi olmak, gülüp eğlenmek güzel olabilirdi.

      Alexis’in telefonu çalmaya başladı. “Bu telefona bakmam gerekiyor. Burada bekle, kasa boş kalmasın.”

      Alexis depoya ilerlediğinde kasanın başında duruyordum. Kasada bir başıma olmak hoş hissettirmiyordu. Bir müşteri geldiğinde siparişini alabileceğimi düşünsem de, kahvesini hazırlayamazdım. Bu yüzden Simon ya da Zack’in bir an önce gelmesini umuyordum. Elimden geldiğince sakin bir şekilde birinin gelmesini bekliyordum.

      Alexis gideli beş dakika oluyordu. Kasaya gelen giden de olmamış, Simon ve Zack’i ortalıkta göremiyordum. Üçü birden depoda ne yapıyorlardı? Bunları düşünüp dururken depodan Alexis’in ağlamaklı sesini duydum. Depoya gidip bakmayı düşünmeye başladım. Ne olduğunu merak etmeye başlamıştım. Kasadaydım ve bir müşteri geldiğinde ona bakacak kimse yoktu. Bir ikilemede kalmıştım. Gitmek ve kalmak arasında… Müşteri geldiğinde ne yapabileceksin ki?

      Deponun kapısı önüne geldim. Alexis dizlerinin üzerine yıkılmış bir halde duruyordu. Büyük bir acı içerisinde ağlarken göz yaşları gözlerindeki boyaları beraberinde götürüyordu. Durumunu anlayamıyordum. Az önce her şey çok iyiydi. Yanımda kahvesini yudumluyordu.

      Simon yanı başında Alexis’i sakinleştirmeye çalışıyordu. “Alexis, Alexis… Sakin olmaya çalış, babanla ilgili bir haber mi aldın?”

      Alexis ağlamaya devam ederken Zack’le bir an göz göze geldik.  “Kasaya kim bakıyor!” Bir Alexis’e bir de Zack’e bakıyordum. Sonunda sabrı taşıp yanımdan ayrıldı. “Böyle işin… Simon ben kasaya bakıyorum.”

      Zack depodan ayrıldığında Simon bana bakıyordu. Neden burada olduğumu düşünüyordu. Alexis’in durumu daha önemli olduğu için ona döndü. Onu sakinleştirecek sözlerde bulunuyordu. Baban iyi olacak, baban kurtulacak, babam seni bırakmayacak… Tüm bu gözyaşları babası için miydi? Alexis’in ağladığı bir babası vardı, ağlattığı değil.

      “Ba-babamın durumu kritik, Simon.”

      Simon’un onca söyledi söz boşunaydı. Alexis’i sakinleştirememişti. Üstüne üstlük söyledikleri yalandı. Bunu Alexis de biliyordu. Babası için akan gözyaşlarına anlam veremiyordum. Bunca gözyaşına değer miydi gerçekten? Her biri babasına olan sevgisinin göstergesiydi, benim aksime. Simon, Alexis’i kollarıyla sarıp sarmaladı. Durum karşısında Alexis biraz gevşeyip başını Simon’un göğsüne dayadı.

      “Güçlü olmalısın, baban bunu isterdi.” Bir önceki sözlere nazaran bu söz Alexis’i etkilemişti. Biraz olsun sakinleşmeyi başarmış, elinin tersiyle yanaklarını ve gözlerini sildi. “Zack’e söyleyeyim seni eve götürsün. Theodore’la ben idare…”

      Kötü hislerin içerisinde boğulduğumu hissediyordum. Beni her gece ağlatan bir babam vardı. Korkuyla nereye kaçacağımı bilemezdim. Yapacağım şeylerin sonunda dayak yer miyim acaba diye düşünürdüm. Bana bakan o korkunç bakışları, benden nefret ettiğini dile getiriyordu. Beni sertçe kolumdan çekiştirmeye başladı. Ona yetişmek için attığım adımlar yetersiz geliyor ve her yetersizliğin bedelini yerde debelenerek veriyordum. Bir kez daha onun hoşuna gitmeyen bir şey yapmıştım. Şimdi ise beni depoya götürüyor…

      “Theodore iyi misin?” Sağ omzuma dokunan elle birlikte aniden kendime geldim. Simon doğruca bana bakıyordu. “Theodore?”

      Simon’a karşı dalgın dalgın başımı sallayabilmiştim. Simon’un yanında Zack, Alexis’in koluna girmiş depodan çıkarıyordu. Alexis’in yaşlı gözlerine bakıyordum sadece.

      “Alexis’i bıraktıktan sonra geri gelirim.”

      Depo kapısını açtığı gibi beni içeriye savurdu. Babamın gücü karşısında birkaç kez sendeledikten sonra yüzüstü yere düştüm. Gereksiz ve kullanmadığımız eşyaların olduğu deponun tam ortasında uzanıyorum. Yerden destek alarak doğrulmaya çalışırken üstüme kapıyı kapattı.

      “William onun suçu yok!” Annemin yakarışı içimi parçalıyordu. Her seferinde olduğu gibi beni korumak için kendisini öne sürüyordu. “Çıkar onu, lütfen!”

      Babamın anneme vurduğunu duydum. Babamın beni depoya kapatmasından daha çok şimdi canım yanmıştı. Gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. Kapının altından sızan ışığın biraz daha azalmasından annemin yere düştüğünü anlayabiliyordum.

      Şiddetlenen gözyaşlarımı siliyordum. Annem için güçlü olmalıydım. “Anne! Be-ben iyi…”

      “Kapa çeneni!”

      Gölgelerin bir iki kımıldamasını gördükten sonra kapının önünden çekildiler. Sızan ışık da onlarla gitmişti. Bir başıma zifiri karanlığın içerisindeydim. Ağlamıyordum artık. Islak gözlerimi ve yüzümü kolumun tersiyle sildim. El yordamıyla duvarın dibine yanaştım. Sırtımı yasladım ve dizlerimi kendime doğru çektim. Olabildiğince az yer kaplayıp yok olmak istiyordum. Ufalmaya çabaladıkça başaramıyordum, olmuyordu. Bunu bile yapamıyordum. Yavaşça yere uzandım. Karanlığın içerisinde ne kadar kalacağımı bilmiyordum. Bir ara beni hatırlayıp çıkarmak istediğinde, bu son bulurdu.

      Simon’a göründüğüm gibi kafeden ayrıldım. Sonunda eve gidiyordum. Metroyu beklerken Alexis’i aklımdan çıkaramıyordum. Onun ağlayan yüzü gözlerimin önündeydi. Nasıl bir babaydı ki Alexis’in gözyaşlarını hak ediyordu? Ne yapmış olabilirdi, bana yapılanların aksine. Sonra annemi düşündüm onun için ağladığım onca zaman geldi aklıma. O an Alexis’i anlamaya başladım. Annem benim her şeyimdi. Onun yanımda olmasını istiyordum ve daha fazlası, onun yanında olmak istiyordum.

      Metro raylarına bakıyordum. Biraz cesaretli olabilseydim, beni korkutan o adımı atabilirdim. Sadece yapmam gereken bir adım atmaktı. Metronun uzaktan geldiğini gördüm. Bana sunulan fırsat tekrar geliyordu. Raylara bakmaya devam ediyordum. Sadece bir adım… Metronun yaklaştığını duyuyordum. Sadece bir adım… Bana sunulan fırsat kaçmak üzereydi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Tek duyduğum metronun sesiydi. Sadece bir adım attım. Metronun bana çarpmasıyla altına alması bir oldu. Parçalanan uzuvlarım sağa sola dağılmış, herkes panikle raylara yaklaşıyordu. Bugün yarın haberlere çıkardım sanırım.

      Metroda camdan dışarıya bakarken kendimi hayal ettim. Hiçbir zaman cesaretli olamamıştım. Annemi koruyacak cesaretim bile yoktu. Gözümde bir damla yaş yanağımdan çeneme süzüldü. Bu acı gerçeği kabullenemiyordum. Kabullenemediğim yalnızca bu değildi aslında…

      Dışarıyı seyretmeye devam ettim. Evime gidecek, yemek yiyecek ve uyuyacaktım. Yarın aynı döngüye tekrar başlayacaktım.

      Birazdan evimde olacaktım. Metro durunca insanlar bir bir inmeye başladı. Arkalarına ben de metrodan ayrıldım. Evimin yolunu tutmuştum. Tek gidebileceğim yere gidiyordum. Sokakta insanların yanından geçiyordum. Benim varlığımı bilip görüyorlar mıydı acaba? Kaç kez bu sokaktan geçmiştim. Sanmıyordum, beni neden görsünler? Beni kimse görmüyordu. Evimi ileride gördüm. Bir an önce varabilmek için adımlarımı hızlandırdım. Sonunda evime gelmiştim. Başımı gökyüzüne çevirdim. Raylarda gördüğüm şeyi görüyordum. Bunun hayali ve korkusuyla oraya bakıyordum. Annemin yanına gitmek için can atıyordum.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.