“Bunca zamandır içeride seni bekledim.” Kevin bana baktı. Yüzünde endişeyi görebiliyordum. Üzerimdeki ceketi bile fark etmemişti. “Ne kadar ödedin?”
“Neredeyse paramızın tamamı. Elimizde paketler de azaldı Kevin.”
“Siktir ya… bu hiç iyi olmadı.”
Gecenin bir saati karanlık sokakta yürüyorduk. Kevin’ın içeri girmesi her şeyi değiştirmişti. Yüzümüze vuran sarı sokak lambalarının altında ne yapacağımızı düşünüyorduk. Aklımdan bin bir türlü şey geçiyordu. Bir yandan Kevin’a kızıyor, diğer yandan ona ihtiyacım olduğu için susuyordum.
“Sokağa geri gitmedim. Dört gündür evde ortalığın sakinleşmesini bekliyorum.”
“Polislerin sayısı oldukça arttı. Bizim yardım almamız gerekiyor.”
Düzdüm yolu devam ederek demir köprüye vardık. İnce yaya yolunu, tren raylarından ayıran tellerin yanında yürüyorduk. Kevin’a baktım. Kimden yardım almayı düşünüyordu? Bize yardım edecek kimse yoktu.
Aklındakileri öğrenmek için yine de sordum. “Aklında kim var?”
“Ivan, bizi anlayacaktır. Onunla konuşmalıyız.”
“Kendine gel, onunla konuşmak ne işimize yarayacak?” Kevin köprünün yarısında durdu. Bir iki adım attıktan sonra arkamda kalan Kevin’a baktım. “N’oldu?”
“Dostum biraz sakinleşmelisin. Her şeyin boka sardığının farkındayım.” Sakin filan olamazdım. Olduğumuz durumu kendi ağzıyla söylüyordu ve bana sakin olmamı söylüyordu. Daha fazla orada durmayıp arkama döndüğüm gibi yürümeye başladım. “Hey… Nereye?”
Sesimi çıkarmadan yürümeye devam ettim. Köprünün sonuna ilerlerken yanımda yürüyordu. Ceketin fermuarını yarısına kadar açmıştım ki önüme doğru uzatılan sigarayı gördüm. Kevin’a bakmadan uzattığı sigarayı alıp yaktım. Köprünün sonuna yaklaştığımızda ileride bize doğru gelen trenin ışığını gördüm. Yük treni yanımızda gelip geçerken biz köprüyü terk ettik.
“Ne yapacağız?”
“Sonunda konuşmaya karar verdin demek.”
Sokak lambasının altında yeni sigarasını yakmaya çalışıyordu. Son sözüne karşılık vermeden sorumu cevaplamasını bekliyordum.
Sigarasını iki parmağı arasına alıp bana yaklaştı. “Ivan’la konuşmak gerçekten yardımcı olabilir.”
“Zar zor konuşup buluşma ayarlamadık mı, o dediğin nasıl olacak?”
“Diğer isimleri düşündüğümüzde bize karşılık veren yalnızca Ivan’dı. Bize değer veriyor olmalı. Buluşmayı erkene çekebildiğimizi düşünsene bi’.” Kevin’ın dedikleri aklıma yatmamıştı ama mantıksız bir şey de göremiyordum. Bizimle ilgilenen yalnızca Ivan’dı. “Bu bokluğun içerisinden en iyi şekilde çıkmanın yolu bu görünüyor.”
“Kesin kabul edeceğini bilmiyoruz.”
“Umalım ki kabul etsin.”
Olduğumuz yerden ayrılarak metronun yolunu tuttuk. Kevin’ın evine gidiyorduk. Karanlık sokakları bir bir arkamızda bırakıyor, şehir merkezine yaklaşıyorduk. Oldukça sessizdim, sadece yürüyordum.
Sorunların insanların hayatlarını nasıl mahvettiğini görmüştüm ve en önemlisi bunu yaşamıştım. Oradan bir yerden beni izlediğini biliyordum. İzlemesine izin veriyordum çünkü artık hayatıma asla müdahale edemezdi. Baba dediğim kişi hayatımı mahvetmişti. Şimdi, o eski ben değildim. Yalnızca önüme bakıyordum.
Metrodan ayrıldıktan sonra Kevin’ın evine yürümeye başladık. Koca sokakta etrafa bakındım. Bir kişi bile görünmüyordu. Az biraz daha ilerlediğimizde sokakta hızlıca bir araba geçti. Işığı birkaç saniye anca üzerimizde durmuştu. Kevin, ikinci sokağın içerisinde en büyük olan apartmana yöneldi. Hemen arkasındaydım. Apartmana girdiğimiz gibi karşıdaki merdivenlere varmadan sola uzanan ince koridora yöneldik.
Karşılıklı kapıları arkamızda bırakıyorduk. Loş ışığın altında bir sonraki karanlığa ilerliyor, sıradaki lambayı yakıyorduk. Koridorun sonuna varınca Kevin vakit kaybetmeden anahtarını çıkardı. Sağdaki kapıyı açıp içeri girdi. İçeriye girdiğimde bir önceki geldiğimden farklı bir şey göremedim. Evi benim evimden daha küçüktü ama içerisi daha doluydu. Kendimi kapının dibinde duran pofuduk koltuğa bırakıverdim. Yanında L koltuk, odanın ortasında yuvarlak bir sehpa ve karşı duvarı kaplayan televizyon ünitesi vardı. Ben televizyon ünitesine bakarken Kevin odasına gitti. Televizyon ünitesinde olması gerekenden fazla şey vardı. Açık ara en sevdiğim şey gramofondu. Kevin’ın çeşit çeşit plakların olması gramofonu değerli kılıyordu.
“Yanında eroin var mı?”
Kevin’a baktım. Yatak odasının başında dikeliyordu. “Öncelikle Ivan’ı arayalım.”
“Eroin sonrası için, var değil mi?”
Sorduğu soruyu başımla onayladıktan sonra yatak odasının önünden çekildi. Yarısı dağınık yatak gözüme çarptı. Kaç kızı buraya getirmişti kim bilir. Kevin önümden geçip odanın sonundaki mutfağa ilerledi. Bu sırada ben de ceketimi çıkararak koltuğun üzerine gelişi güzel attım. Kevin, buzdolabından iki bira çıkardı. Yanıma geldi. Birini bana uzattı, diğerini ise sehpanın kenarına koydu. Artık koltuğa oturmasını ve Ivan’ı aramasını bekliyordum ama o televizyon ünitesine ilerlemeye başladı. Sol tarafta bulunan DVD’lerin içerisini karıştırıyordu. Ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım. DVD’lerden gelen tıkırtılar bittiğinde geri gelip koltuğa oturdu. Elimde ufak bir kağıt parçası vardı. Cebinden telefonunu çıkardı. Kağıtta telefon numarası olduğunu tahmin ediyordum. Sonunda Ivan’ı arıyordu.
Telefon çalmaya devam ediyordu. Telefon dışındaki her şey sessizdi, ikimizde telefonun açılmasını bekliyorduk. Uzun süredir çalmaya devam etti ama açan kimse yoktu. Nihayet telefonda çalmayı bıraktı. Bu beklediğim bir şeydi. Ivan bizi umursamıyordu. Kevin hiç düşünmeden tekrardan Ivan’ı çaldırdı. O uzun bekleyiş bir kez daha başlamıştı.
Üçüncü aramanın sonunda telefon açıldı. Kevin telefonu kulağına götürdüğü gibi ayağa kalktı. “Hey, Tony nasılsın dostum?”
Tony de kim? Karşı taraftan gelen sesi anlaşılması güç bir şekilde duyuyordum. İnce sesli küçük bir çocuğun sesine benziyordu. Kevin televizyon ünitesinin önünde Tony’i dinlerken oradan oraya yürüyordu.
“Dur, dur, kapatma! Seni boş yere aramadım. Elimden gelse rahatsız etmezdim. Ivan’la görüşmem gerekiyor, yardımcı olur musun? Önemli bir durum.” Kevin birden durup bana baktı. O an beni gördüğü filan yoktu, sadece Tony’i dinliyordu. “Yapma dostum. Ivan’ın yalnızca bir iki dakikasını alıcam.”
Kevin’ın söylediği sözlerden konuşmanın nasıl ilerlediğini tahmin etmeye çalışıyordum. Görünen o ki pek de iyi ilerlemiyordu. Kevin, Ivan’la konuşabilmek için dil döküyordu.
“…konuşmam gerekiyor. Paramız kalmadı! Beni din-” Kevin telefonu kulağından çekti. Yüzüne kapanan telefona bakıyordu. Bir sinirle telefonu havaya kaldırıp yere çarpmayı yeltendi. Sonrasında elini bıkkınlıkla indirdi. “Orospu çocuğu, ben senin ananı avradını…”
Kevin’la göz göze gelmiyorduk. İkimiz de durumun farkındaydık ama ses çıkarmıyorduk. Kevin aynı bıkkınlıkla koltuğa yöneldi. Telefonu bir kenara fırlatıp kendisi diğer kenara yığıldı. Sehpadan birasını almış, kafasına çoktan dikmişti. Artık sadece o ve ben vardık. Ne yapıp ne edip bu durumdan çıkmalıydık.
“Aklında başka bir şey var mı, bu olmadı.”
“Yok amına koyayım. Orospu çocuğu tutturdu Ivan’la konuşmazsınız diye. Bi’ kere konuştursa…”
Kevin’ın çözüm bulmasını bekleyemezdim, beni daha da boka sürükleyecekti. Düşünmeliydim, bu durumdan nasıl çıkmam gerektiğini bulmam gerekiyordu. Kevin kendi kendine söylenmeye devam ederken kucağımdaki birayı açtım.
“Bir ara bahsettiğin büyük Jhon’dan yardım istesek?”
“O bize yardım etmez, sadece kadınlara yardım ediyor.” Hızlıca birasından bir yudum aldı ve bana baktı. “Kendini onlara kaptırmış. Ona ne isterse yapacağımı söyledim. O da ‘Yeterince şirin değilsin.’ dedi.”
“Peki ya Boris’in ikinci adamı, adını unuttum.”
“Paul’dan mı bahsediyorsun?”
“Her şeyi el altından sağlayabilir, onunla konuşmayı denesek? Biraz pahalıya gelecektir ama malları sattıkça her şeyi düzeltebiliriz.” Kevin sessizce birasını yudumluyordu. Bana öylece bakması beni deli etmeye başlamıştı. “Sana diyorum Kevin.”
“Paul, Boris’in kontrolü altında, bize hiç yardımı dokunmaz.”
Kevin’a bir şey söylemeyi bıraktım. Bu böyle devam edemezdi. Sunduğum çözümlere karşın davranışı ve hiç çözüm üretmemesi sinirine batıyordu. Odada büyük bir sessizlik vardı. Ivan çözüm bulmadığına göre burada daha fazla beni tutan bir şey yoktu. Biradan son yurdumu alıp ayağa kalktım. Bana görünen tek yol, buradan gitmekti. Birayı sehpaya bıraktım. Ceketimi aldığım gibi kapıya ilerledim.
“Ben gidiyorum Kevin.”
Ona kısa bir bakış attım. Bu son bakışım olacaktı. Şu kapıdan çıktıktan sonra arkama bakmadan kusursuz devam edecektim. Kapı kolunu indirdiğim an büyük sessizliği telefon bozdu. Kevin’la birlikte başımızı telefona çevirdik. Telefon birkaç kez daha çaldı.
Kevin, telefon kapanmadan hemen eline alıp kulağına götürdü. “Alo To- Ivan?”
Kulaklarımı sonuna kadar açtım ve dikkatimin tümünü Kevin’a verdim. Kapının kolunu bırakmıştım ama konuşmanın sonunda çekip gitmek üzere hazır bekliyordum.
“Biz de seninle konuşabilmek için uğraşıyorduk.” Kevin sırtını dikleştirmiş, yere bakıyordu. “Şu an berbat bir haldeyiz ve sizden yar- O mu? Evet, yanımda bizi dinliyor.”
Kevin bana baktı. Gözlerini üzerimde gezdiriyordu. Konuşmanın kötüye gittiğini hissettiğim an gideceğimi biliyordu. Gerilmiş olduğu çok belirgindi. Gözlerini tekrar yere çevirdi.
“Sizinle görüşmemizi öne çekip çekemeyeceğimiz hakkında konuşmak istiyordum. Bizi anlayabilecek tek kişi sizsiniz.” Kevin birden bire yerinden fırladı. Az önceki halinden hiçbir eser yoktu. Gülen yüzü bana bakıyordu. “Anlayışınız için teşekkürler. İki gün sonra orada olacağız.”
Telefonu kapattıktan sonra sadece yüzünde koca bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Ben de olanlara şaşırmıştım. Kevin’ın dediği olmuş muydu yani? Ivan bize yardım mı edecekti?
“Ne yani, oldu mu şimdi?”
“Bi’ de bana inanmıyordun, ben sana ne dedim? Buluşmayı iki gün sonraya çekti, gidip konuşacağız… ve hakkımız olanı alacağız.” Dediğinin olduğuna inanamıyordum hâlâ. “Bunu kutlayalım şimdi.”
Elimdeki kartın yardımıyla beyaz tozu masanın üzerine ip gibi çizdim. Sol burnumu kapattım ve tek nefeste hepsini içime çektim. Burnum durmaksızın kaşınıyordu. Kevin’a baktım. Ona olan sinirim yatışmamıştı. Her şeyi mahveden ve bu durumda olmamızın sebebi oydu. Onca şeye rağmen şansı yaver gitti. Artık her şey iki gün sonraya belli olacak…
Az önce ne düşünüyordum? Kafamın içinde dönüp duran düşünceleri toparlayamıyordum. Kevin… Sinir… Kendimi zorlayarak ne düşündüğümü hatırlamaya çalışıyordum. İki gün sonra… Hiçbir şey anlamlı değildi. Onca şeyin arasında Kevin’ı gördüm. O da bana bakıyordu. Karşılıklı birbirimize bakarken gülmeye başladık.