Saat ona geliyordu. İşe gitmek için bir sebebim yoktu artık. Bir yere gitmem gerekmiyordu. Bu dört duvar arasında özgürdüm. Hayatımın sonuna kadar yalnız olacaktım ama annem benimle birlikteydi. Onun varlığı bana yeterliydi. Gözlerimi saatten ayırıp anneme baktım. Tekli koltuğun üzerinde başını eline yaslamış, yatıyordu. Her gün başucumda beni bekliyor, yorgunluktan uyuyakalıyordu. Onun sevgisini kalbimde hissediyordum.
Yataktan ayrılıp koridora çıktım. Banyoya ilerliyordum. Elimi yüzümü yıkayıp kendime gelecek, sonra usulca annemi uyandıracaktım. Banyoya girdiğim gibi lavabonun karşısına geçtim. Saçım başım darmadağın olmuştu. Berbat görünüyordum. Canım sızlıyor, yanıyor ve acıyordu. Ne yapabilirim ki? Tüm bunları değiştirebilecek gücüm yoktu. Ben güçsüz biriydim. Gözlerimin altında yer eden morluklar daha da belirgin görünüyordu. Parmaklarımı üzerinde gezdirdim. İçten içe silinmelerini umuyordum ama öyle bir şey olmadı. Çeşmeyi açarak avcumu suyla doldurdum.
Annemin bana seslendiğini duydum. Çeşmeyi kapatıp banyodan çıktım. Odaya doğru yürüyordum. Annemin bir kez daha bana seslendiğini duydum. Bu normal bir sesleniş değildi. Neden böyle bağırdığını bilmiyordum ama onu sakinleştirebilmek için karşılık verdim. Geliyorum anne! Koridorun ortalarında annemin sesini tekrar duydum. Bu sesleniş diğerlerinden de farklıydı ve o farklılık bariz bir şekilde anlaşılıyordu. Acıyla karışık yakarıyor gibiydi. Yüreğim ağzıma gelmiş, paniklemiştim. Adımlarımı hızlandırdım. Odanın kapısı hemen önümdeydi. Her attığım adımda yol bitmeyecekmiş gibi hissettiriyordu. Sonunda odaya vardım. Annemi göremiyordum. Tekli koltuğun yanına yaklaşıyordum. Annemin acılar içindeki yakarışını duydum. İçimi paramparça ediyordu. Görmek istemediğim bir şeyle karşılaşmaktan çok korkuyordum. Tekli koltuğun yanına yaklaştığımda o görmek istemediğim manzara karşımda duruyordu. Gözlerim sonuna kadar açılmış, olduğum yerde kalakalmıştım. Annem tekli koltuğun önünde kanlar içerisinde yatıyordu.
Biraz olsun kendime geldiğimde banyodan ayrıldım. İşe gitmem gerekiyordu. Kirayı ödeyebilmek ve karnımı doyurabilmek için paraya ihtiyacım vardı. Çalışmaya mecburdum. Bu hayatı ben seçmiştim. Geri odaya gittiğimde tekli koltuğa baktım.
Üzerimdekileri çıkararak dolaptan aldığım kıyafetleri giydim. Hazırlandıktan sonra evden çıkıp kapıyı arkamdan kapattım. Aşağıya inince kapının önünde durdum. İnsanların arasına karışmakta güçlük çekiyordum. İşe gittiğim birkaç gün çok zordu benim için. Bugün de onlardan bir tanesiydi. İnsanlar önümden geçip gidiyorlardı. Onlar gibi olamıyordum. Geçen gün gittiğim park yoluna baktım. Oraya bir daha gitmeyecektim. Tüm gözlerin üzerimde olmasını kaldıramıyordum. Ayaklarım eve dönmek için can atıyordu. İşe gitmek zorundaydım. O ilk adımı atarak insanların arasına karıştım. Bildiğim, her gün gittiğim yolu takip ediyordum. Arada bir derin nefes alıyordum. İnsanların yanında yalnızca sakin olmam gerekiyordu, onlar bana zarar veremezdi. Sokağın sonuna geldiğimde ben de diğerleri gibi yeşil ışığı beklemeye başladım.
Arada bir ışığı kontrol ederken önümden geçen arabadaki adamın bana baktığını gördüm. Bu parkta gördüklerimle aynıydı. Kocaman, korkunç gözler… Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Biri omzuma çarpmasıyla gözlerimi açtım. Benim dışımda herkes karşıdan karşıya geçiyordu. Ben de onlara katılarak karşıya geçtim. İki sokağı da arkamda bıraktığım zaman metroya vardım.
Metro hareket etmeye başladığı sıra camdan dışarıya bakıyordum. Kafeye vardığımda Simon’ın bana diyeceklerini aklımdan geçiriyordum. Yine geç gidiyordum işe ve bunun kaçıncı olduğunu bilmiyordum. Simon bana iyi davranıyordu. Bir yanlış yaptığım zaman beni anlayışla karşılıyordu. Simon’a minnettardım.
Camda arkamdaki kadının sonuna kadar açılmış gözlerle bana baktığını gördüm. Gözlerinin etrafını saran karaltı ödümü koparmaya yetmişti. Gözlerini kırptığını hiç göremiyordum. Yalnızca bana bakıyordu. Hissettiğim büyük korkuyla başımı yavaş yavaş arkaya çeviriyordum. Bu gördüğüm gerçek olamazdı. Arkamdaki kadına baktığımda gördüğüm şey değişmemişti. O korkunç gözler bana bakmaya devam ediyordu. Kalbim çırpınıyordu. Bu gerçek olamaz… Kaçacak yer ararken göz ucuyla sol tarafta bir kişinin daha bana baktığını fark ettim. Metronun içine doğru baktığımda insanlar sırayla başını bana çeviriyordu. Ayakta duran, telefonuna uğraşan, dışarıya bakan, çocuk ya da büyük herkes bana bakıyordu. Mavi gökyüzünün yerini karanlık alıyordu. Çırpınan kalbim sıkıştıkça sıkışıyordu. Hiçbir yere gidemiyordum. Hemen gözlerimi kapattım. Başka bir şey yapamıyordum. Bu olanlar gerçek değildi, gerçek değildi. Derin bir nefes alıp gözlerimi açtım. Gerçek değil- Kanlı canlı karşımda bana bakıyorlardı. Metro ufak bir sarsıntıyla kendisini hatırlattı. Artık nereye gittiğimizden emindim. Yolun sonunda görünen tek şey karanlıktı.
O gözlere bakmaya devam ediyordum. Sakin ve durgundu. Söyleyecek şeyleri vardı ama ses çıkarmıyorlardı. Simon’un karşısında beni bir kez daha affetmesi için bekliyordum. Son bakışının ardından Simon hiçbir şey söylemeden ayrıldı. Deponun önünde bir başıma kalakalmıştım. Artık yaptığım yanlışı yüzüme vurmaktan bıkmıştı. Çok haklıydı. Yanlış yaptığımın ben de farkındaydım ama… Yapmaya devam ediyordum. Depo önünde daha fazla durmayıp Alexis’in yanına gittim. Kasada müşteriyle ilgileniyordu. Ekranda birkaç tıklama yaptıktan sonra kahveyi hazırlamaya koyuldu. Bir iki adım atarak yanına ulaştım. Benim önümden geçmiş, ilerideki malzemeye uzanmıştı. Alexis’in beni görmezden gelmesini beklemiyordum. Beni hoş karşılardı her zaman. O an gitmek üzere kapıya baktım. Çekip gitmek, eve gitmek istedim ama bunu yapamazdım. Alexis’e seslenmek için ağzımı açtığım sıra bana arkamdaki malzemeyi uzatmamı söyledi. Hemen ağzımı geri kapatıp dediğini yaptım.
Alexis kahveyi müşteriye uzatıp bana döndü. “Zor günler geçiriyor olmalısın Theodore?”
Alexis eline aldığı bezle tezgahı silmeye başladı. Tezgahı silerken bana baktı. Sorusuna karşılık beklediği anlaşılıyordu.
“Neyse, konuşmana gerek yok.”Alexis tezgahı silmeyi bırakıp bana baktı. “Son zamanlarda geç kalmaların Simon’un canını sıkıyor. Bunun farkında olmalısın, bir an önce kendini toparlaman gerekiyor.”
Kapının önünde sigara içen Simon’a gördüm. Her şeyi kenara bırakmış, sadece sigarasını içiyordu. Önünden geçen insanlara ve etrafına bakınıyordu. Sigarasından aldığı son nefesle birlikte izmaritini attı. Kapıya açtığında çan çaldı. Kapı arkasından kapanırken insanların arasında tezgaha doğru geliyordu. Ona bakmaya devam ediyordum. Bana birçok iyilik yapmıştı. Ben ise hâlâ yapmamam gereken tek şeyi yapmaya devam ediyor ve geç kalıyordum. Bunun ne öneminin olduğunu kavrayamıyordum. Simon için mi geç kalmayacaktım sadece? Simon’un iyi biri olduğunu biliyordum. O zaman biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Artık neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu bilmiyordum. Düşünmekte zorluk çekiyordum. Simon’un benim gözlerimin içine baktığını fark ettim. Tezgahın yanından geçip depoya ilerliyordu. Gözlerimi yere çevirdim. O gözlere bakmak istemedim çünkü utanıyordum.
“Tek başına zorlanıyorsan yardım almalısın Theodore. Anlatmak istersen dinlerim seni. Bir başına olmadığını bilmelisin.”
Alexis’in son dediği kalbimin en derinlerinde yankılandı. Zaman durmuştu sanki, o an kimse hareket etmiyordu. Onların beni hiçbir zaman gördüğü yoktu. Alexis’in arkasında görünen Simon birden bire yok oldu. Çok geçmeden kafedeki diğer insanlarda sırasıyla yok olurken karanlık etrafı sarıyordu. Alexis’in son dediğini aklımdan geçiriyordum. Son dediklerini düşündükçe canım yanıyordu. Kafedeki son insan da yok olduğunda geriye sadece Alexis kalmıştı. Karanlığın içerisinde sadece o ve ben vardık. Sonra o da yok oldu. Karanlığın içerisinde bir başıma kaldım. Kendimi daha fazla tutamayarak bağırmaya başladım.
“Ben… hayatım boyunca yalnızdım! Bu böyleydi ve böyle kalacak.” Dizlerimin üzerine çöktüm. “Kimse beni umursamıyor…”
Başım aşağıya düştü. Gözlerimi kapattım. Beni gerçekten umursayan bir kişi vardı, o da artık yanımda değildi. Hafif esen bir meltem saçlarımı okşadı. Çim kokusu burnuma dolmaya başladı. Başımı kaldırıp ileriye baktım. Karanlığın ortasında bir mezar gördüm. Bu mezarı görmeyi beklemiyordum. Yerden kalkarak mezara doğru ilerlemeye başladım. Mezara yaklaştıkça onun varlığını hissediyordum. Yemyeşil çimlerin olduğu arazinin ortasında duruyordu. Etrafında bulunan sayısız mezarların yanında o mezarın yanına gittim.
Mezar taşına baktığımda büyük harflerle ‘Emma Roy’ yazıyordu.
“Seni gömdükleri günü dün gibi hatırlıyorum anne. Çok kalabalık değildi, yirmi kişi bile gelmedi. Ben, o ve bazı dostların vardı. Herkes siyahlar içerisinde başında bekliyordu. O ilk ayrılan olmuştu. Daha sen yeni gömülürken beklemeden gitmişti. Etraftaki insanlar eşinin ölümüne dayanamadı gibi şeyler söylüyorlardı. Hepsi yalandı, o gitti çünkü seni hiç umursamıyordu. Senin bir kazada öldüğünü sanıyorlardı ama onlara doğruyu, onun öldürdüğünü söyleyemedim. Onlara gerçeği söyleyemedim anne.”
Mezarın başında kurumuş güllere bakıyordum. Daha önce geldiğimde getirdiğim güllerdi. İlk zaman annem kadar güzellerdi, şimdi ise onun gibi ölüydüler. Mezarın başına eğilip gülleri elime aldım. Kurumuş güllerin yaprakları hareket ettirdikçe dökülüyordu.
“O gün yanından en son ben ayrıldım. Gecenin bir yarısına kadar seninle birlikteydim. Senin yanından hiç ayrılmak istemedim. Burada tek başına ne yapacaktın yoksa? Ben seninle konuşup dururdum ama yapamadım. Soğuk havaya karşı koyamadım, üşüdüm. Çok üşüdüm anne ve bir daha ısınamadım. Şu an yanındayım işte. Yaptığım o hatayı bir daha yapmayacağım.”
Tezgahın yanından geçerek boşalan masayı silmek üzere ilerliyordum. Birkaç masanın yanından hızlıca geçtikten sonra yanına vardım. Üzerinde boş bir tabakla iki plastik bardak vardı. Onları üst üste koyup elimdeki bezle masayı silmeye koyuldum. Kalabalığın içerisinde konuştukları, güldükleri şeyleri duyabiliyordum. Onları elimden geldiğince görmezden gelmeye çalışıyor ve işime devam etmeye çalışıyordum. Bu konuda zorlanıyordum. Her yönden farklı sesler geliyordu kulağıma. Sevdiği şeylerden, oyunlardan, eski sevgilisinden konuşanlar ve gülen insanları duyuyordum. İşimi yapmaya devam etmeliydim. Hızlıca masayı silmeyi bitirerek elimdekilerle oradan ayrıldım. Kalabalıktan uzaklaştığımda biraz rahatlamıştım.
Elimdekilerle depoya ilerliyordum. Depodan içeriye girerken Alexis bana seslendi. “Tezgahın altındaki çöpü boşaltır mısın?”
Arkama dönüp Alexis’e baktım. Başımı salladığımı görünce tezgaha geri döndü. Elimdeki bardakları çöpe attım. Tabağı ise lavaboya koyduktan sonra Alexis’in dediğini yapmaya koyuldum. Tezgahın altından çöp poşetini aldım.
Elimdeki çöple dışarıya yöneldiğimde Simon tezgahın arkasından bana bakıyordu. İki gündür tek kelime dahi etmemişti. O durgun bakışlar daha fazla bana bakmaktan vazgeçerek önündeki müşteriye döndü. Ben de yerimde durmayıp kapıya ilerledim. Seslerin ardında bir çan sesi duydum.
Dışarıya çıkmakla birlikte ilerideki çöp konteynerinin yanına ilerledim. Sesleri duymaya devam ediyordum. Benim hakkımda konuşmaya devam ediyorlardı. Çöpü atıp kafeye geri döndüm. Etrafımda kimse yoktu. Seslerden kaçış yoktu. Kafenin kapısını ittirdim. İçeriye girerken zilin sesini duydum.
Okul koridorunda sınıfa yürüyordum şimdi. Koridordaki öğrencilerin gözleri benim üzerimdeydi. Her birinin bana acıyan gözlerle baktığını görebiliyordum. Bakışları beni rahatsız ediyordu. Gözlerimi yere çevirdim. Aralarında ilerledikçe onların fısıldaşmaları duyuyordum.
“Annesi mi ölmüş?”
“Trafik kazası…”
Her cümlenin altında kalıyordum. Aralarında ilerlemek benim için zorlaşıyordu. Böyle olmasını ben istemedim. Annemi yanımda istiyordum. Yaşayabilmek için ona ihtiyacım vardı.
“Yaşıyormuş…”
Sağımdaki kişinin dediğini duyduğumda istemsizce ona baktım. Bana acıyor ve iyiliğimi düşünüyordu… Ama yanılıyordu, onunla yaşamaktan nefret ediyordum.
“…babası.”
“Ölmemiş iyi ki…”
Öylece yerimde kaldım. Ölmemiş iyi ki… Ölmemiş… Aklımdan tüm yaptıkları geçiyordu. Anneme vuruşu, onu ağlatışı… Nasıl böyle bir şey diyebilirdi, tüm bunları bilmeden? Kaçmak istedim. Tüm sesleri arkamda bırakarak tek yapabildiğim şeyi yaptım. Nereye koşturduğumun farkında değildim. Yalnızca koşturuyordum, tüm bu olanlardan kaçmak için. Herkesi arkamda bıraktığımda boş koridorun birinde duvara dayandım. Soluk soluğa kalmıştım. Duvardan destekle ağır ağır adımlar atıyordum. Sonunda bacaklarımdaki gücün tükendiğini hissettim. Duvarın dibine yığılıp kaldım.
“Geri gel lütfen anne.”
“İyi misin?” Yerimden sıçrayarak hızlı hızlı etrafıma bakındım. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum. Islak gözlerimi sildim. Omzuma dokunan kişiye baktım. Onun babam olduğunu fark ettim. “Kendi kendine sayıklayıp duruyordun.”
Neler olduğunu kavrayamadım. Az önce koşturduğumu düşündüğüm yere baktım. Her şey anlamsızdı. Onun yüzünde şefkat dolu bir bakış vardı. Gördüklerimde bir yanlışlık olup olmadığını bilmiyordum.
“Şey, ben… özür dilerim.”
“Neden özür diliyorsun evlat?” Elini bana uzattı. “Anneni kaybetmek kolay değil, asıl ben özür dilemeliyim.”
Gözlerinin içine baktığımda elini tutmamı, ona güvenmem gerektiğini söylüyordu. Şüpheli tarafımdan biraz olsun sıyrılmayı başarmıştım. İçimde bir tarafım babamın sıcaklığını istiyordu. Sonunda elimi uzattım.
“Alexis, ba-ban nasıl oldu?”
Alexis dönüp yüzüme baktı. Böyle bir soru beklemediği anlaşılıyordu. “Çok daha iyi, tanrı onu bana kavuşturdu. Şu an taburcu olmayı bekliyor. Birden bire nereden geldi aklına böyle bir şey?”
“Babamı anımsadım.”
Alexis’i içten içe kıskanıyordum. Babası için endişelendiğini gördüğüm an içimde tarif edilemez o duyguyu hissetmiştim. Onun babasında olan benim babamda yoktu. Elimi tutması için yalvardığım her sefer elinin tersiyle beni reddetmişti. İçimde büyüyen bu öfke tohumunu o ekmişti. Anneme yaptıklarından sonra içimde barındırdığım bu öfke asla sönmeyecekti.
Alexis’le birlikte kasanın önüne gelen müşteriye baktık. Her gün gelen kızdı bu. Son günlerde onu pek fazla göremiyordum. Alexis benden önce davranıp kasanın başına geçti. Kız siparişini söylerken bana bakıyordu. Mavi güzel gözleri annemin gözlerini anımsatıyordu. Onun gibi güzel bakıyorlardı bana. Uzun uzadıya baktığımı görünce kızın yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu. Gülümsemenin verdiği sıcaklığı hissedebiliyordum.
“Yeni mallar geldi Theodore, benimle gel.”
Çıkışa doğru ilerleyen Zack’in arkasından baktım. Gitmek istemiyordum. Hissettiğim sıcaklığı kaybetmek istemiyordum. Kasanın önünde bana gülümseyen anneme baktım.
Her şey benim için önemini yitirmeye başladı. Sadece o ve ben vardı. Onun güzel gözlerine bakıyordum. Hissettiğim endişenin yerini huzur alıyordu. O tam karşımda duruyordu. Ona doğru bir adım attım. Sonra ikinci adımı ve üçüncü adımı… Sarılmak için yanına gidiyordum.
Annemin az arkasında yere kapanmış birinin olduğunu fark ettim. Durumun garipliği içerisinde ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Annem tam karşımda duruyordu ama yerde kapanmış kişi de annemdi. Arkamda bir ağlama sesi duydum. Gözlerim sonuna kadar açıldı. Arkamda göreceğim şey beni korkutuyordu. Yavaşça arkama döndüm. Ayakta dikilen durmadan ağlayan annemi gördüm. Saçları yüzünü örtüyordu. Az önce gülen halinden eser yoktu.
Başka bir yerde kahkaha atan annem belirdi. Bir başka yerde ellerini yüzüne siper eden annemi gördüm. Hüzünlü, korkmuş, üzgün, sevecen, heyecanlı… Annemin her hali gözlerimin önünde canlanıyordu. Gittikçe etrafımı sarıyorlardı. Ne yapmam gerekiyordu? Sayıları atarken endişelerim de hızla artıyordu. Her birine hızlı hızlı bakıyordum. Her biri hatırladığım, bildiğim şekildeydi.
Tüm onların arasında bakışları bana içtenlikle gülümseyene sabitlendi. Onun diğerlerinden bir farkı yoktu. Onun güzel gülümsemesi içimi ısıtıyordu yalnızca. Hiç düşünmeden ona doğru koşturmaya başladım. Kollarımı sonuna kadar açarak annemi kollarımın arasına aldım. Gözlerimi sıkıca kapatıp ona sarıldım. Bırakmıyordum, bırakmak istemiyordum.
Ne kadar sarıldığımın farkında değildim. En sonunda annem, omuzlarımdan tutup beni kendisinden ayırdı. Tek dizinin üzerine çömelmesiyle benimle göz teması kurdu. Etrafımızda kimse yoktu. Sadece o ve bendim. Onun güzel gözlerine bakıyordum. Ağzından hiçbir söz çıkmıyordu ama gözleri eve gitmemiz gerektiğini söylüyordu.
Hemen kafeden ayrılarak evin yolunu tuttum.