Judeau (Bölüm 16)

      Kendimden geçmiş bir halde yüzüstü yatıyordum. Nerede olduğumu, nasıl buraya geldiğimi bilmiyordum. Yerden yardım alarak gövdemi kaldırdım. Sıra başıma geldiğinde bu o kadar da kolay değildi. Gövdeme oranla küçük olmasına rağmen tonlarca ağırlığa sahip gibiydi. Başımı yerden kaldırabilmek için canım gitmişti. Zor olsa da bunu bir şekilde başarmıştım. Kendimi silkeleyip etrafıma bakındım. Burası daha önce geldiğim bir yere benzemiyordu. Böyle bir şeyi ilk kez görüyordum. Her yer bembeyazdı. Bu beyazlık olabildiğince uzanıyor, ardını göremiyordum. Üstüne üstlük etrafımda hiçbir şey bulunmuyordu. Aklımda birçok soruyla baş başaydım ama sorularımı soracak olmam hiçbir anlam ifade etmeyecekti.

      Ayağa kalktığımda kendimi tanıdık bir hissin içerisinde buldum. Bu hissi daha önce hissettiğimi hatırlamıyorum ama çok tanıdık geliyordu. Benden bir parça, zamanında benden sökülüp koparılmış gibi. Sonrasında ilk adımı attım. Orada sonsuza kadar dikilmeyi düşünmüyordum. Adımlarımın devamını getiriyordum ama yeni sorular beraberinde geliyordu. Nereye gidiyordum, bunun bir sonu var mıydı? Ne kadar yürüdüğümü kavrayamıyordum bu bomboş yerde. Yürüdükçe yürüyordum. Bir şey görme ümidiyle etrafıma bakmayı ihmal etmiyordum. Diğer olan her şey gibi bu da anlamsızlığını koruyordu. Burada kapana kısılmıştım. Daha nerede olduğumu bile bilmiyordum. Ümidimi yitiriyordum her geçen zaman içerisinde. Bir adım daha atmanın anlamsız olduğunu düşünerek durdum. Şu an olduğum yer gözlerimi açtığım yerden farksızdı. Hâlâ görebildiğim her yer bembeyaz görünüyordu. Onlarca adım atmıştım ama bir adım öteye gidememiştim. Dizlerimin üzerine oturdum. Artık pes etmiştim.

      Başımı yere eğdiğimde bir ses duydum. Bu boşluğun içerisinde yalnızca benim olmadığımı gösteren bir işaretti. Hemen başımı kaldırıp sesin geldiği yere baktım. Çok ileride biri, sakin adımlarla bana doğru geliyordu. Burada yüzünü seçemiyordum. O bana gelirken ümidimi de beraberinde getiriyordu. Ayağa kalktığım gibi ona doğru yürümeye başladım.

      Yaklaştıkça yüzünü seçmeye başladım. Gördüğüm bir kadındı. O güzel gözlerin, zarif bakışların karşısında daha fazla yürüyemedim. Karşımda duran güzeller güzeli yüz, bana çok tanıdık geliyordu. Kesinlikle daha önce görmüştüm ama hatırlamıyordum. Beni gördüğünde gözlerinin içi parladı, yüzünde tarif edilemez bir gülümseme vardı.

      Benim bir parçam gibiydi.

      Yanıma yaklaşmaya devam ederken başka sesler duymaya başladım. Birinin acı çeken bağırışlarıydı bunlar. Sesler giderek artıyordu. Karşımda duran kadının sağ kolunda bir morluk oluştuğunu gördüm. Kadının vücudu seslerle birlikte kötüleşiyordu. Bir morluk daha, bir tane daha, diğer kolunda… Morlukların sayıları arttıkça yüzünde de beliriyordu. Sesler gördüklerimle beraber katlanılmaz bir hal almaya başladı. Gözlerimi sımsıkı yumdum ve kulaklarımı ellerimle kapadım. Olanları görüp duymak istemiyordum. Bunca şey bana fazla geliyordu. Ellerimi daha da kulaklarıma bastırdım.

      “Seni tüm bunlardan kurtarabilirim.” Bu ses küçük bir çocuğa aitti. Kulaklarımı kapatmam çocuğu duymamı engellemiyordu. Çocuğun sesini kafamın içerisinde duyuyordum. “Beni takip et.”

      Gözlerimi açtığımda sırtını bana dönmüş ilerleyen küçük çocuğu gördüm. O bembeyaz yerde değildik artık. Ellerimi kulaklarımdan çekerken bir yandan çocuğun peşine takıldım. Bağırışlar devam ediyordu ama bu sefer her yerden gelmek yerine bir noktadan geliyordu. Çocuk ise beni bağırışların geldiği yere götürüyordu. Merdiven basamaklarını birer birer iniyordum. Bağırışlara oldukça yaklaşmıştık. Merdivenin hemen önündeki odadan geliyordu. Burayı biliyordum. Çocukluğumu geçirdiğim ve bir daha asla dönmeyeceğim yerdi. Babamın beni her zaman dövdüğü… Küçük çocuk merdivenden ayrılıp yatak odasına doğru gidiyordu. Yatak odasının önünde kapıyı aralayarak içeri girmemi bekliyordu.

      Aralık kapıdan içeriye baktığımda bağırışların kaynağı gözlerimin önündeydi. O şerefsiz annemi dövüyordu. İçimde biriktirdiğim öfke bedenime hücum ediyordu. Yıllar önce olan savunmasız çocuk değildim artık. Annemi onun ellerine bırakamadım. Kararlı adımlarla onlara doğru ilerlemeye başladım. Annem yatağın yamacına sıkışmış, kendisini savunmaya çalışıyordu. Ona karşı hiçbir zaman gücümüz yetmezdi bizim. İndireceği son darbeyle annemin arasına girmek üzereyken mekanın içerisinden çekildiğimi hissettim.

      Kendimi tekrar bembeyaz yerde dikilirken buldum. Karşımda o güzel kadın dikeliyordu. Artık onun kim olduğunu biliyordum. “Anne seni çok özle-”

      Ona doğru elimi uzattım. Onun yumuşak elini tutmak istiyordum. “O yok artık.”

      Bu küçük çocuğun sesiydi. Nereden geldiğini anlayamıyorum. Onu görebilmek için etrafıma bakındım. Sağa sola bakındığımda etrafta yalnızca mezar taşları görüyordum. Büyük bir arazinin üzerine dikilmiş mezar taşları arasındaydım. Hemen önümdeki mezar taşının üzerinde yazan yazılar dikkatimi çekti. Annem toprağın altında yatıyordu.

      O şerefsiz benden her şeyimi almıştı. Bunca şeyi nasıl unutabildim, seni nasıl unutabildim anne? Artık o eski ben yok burada. Sen yanımda olmayabilirsin belki ama eski hayatı kusurlarından arındırabilirim. İlk yapmam gereken şeyin ne olduğunu biliyorum.

      “Seni de annenin yanına yollayacağım.”

      Mezar taşına bakmaya devam ediyordum. Onun sıkça söylediği sözler kafamda dönüyordu. Kısık bir sesle son dediğini tekrar ettim.

      Mezar taşından başımı kaldırdığımda beş altı mezar ileride dikilen küçük çocuğu gördüm. Bana bakıyordu. Yüzünü seçemiyordum. Bana yardım edeceğini söylemişti ama yardım ettiği filan yoktu. Beni kurtarmak yerine daha da dibe sürüklüyordu. Bana bakmayı bırakıp uzaklaşmaya başladı. Annemin mezarına son bir bakış atarak küçük çocuğun peşinde koşturmaya başladım. İlerideki ağaca doğru yürüyordu. Kaçmak için bir acelesi yok gibiydi. Ağacın yanına vardığında arkasına geçip gözden kayboldu.

      Ağacın arkasına doğru adım attığımda kendimi karanlık bir koridorda buldum. Sol elimle duvarı yoklayarak temkinli bir şekilde yürüyordum. Koridorun sonunda titreyen bir ışık vardı. Çok güçlü değildi. Işığa yaklaştıkça kulağıma cızırtılar geliyordu. Gördüklerim kafamda birleşmeye başlamıştı. O şerefsiz televizyon karşısında uyukluyordu. Koridorun sonuna vardığımda onu gördüm. Aklımda yer ettiği gibi tekli koltukta uyuyordu. Hemen odaya adımımı attım. Televizyon odadaki tek ışık kaynağıydı. Televizyonla onun arasına girdim. Gölgem üzerine düşüyordu.

      Ona olan öfkem içimde yanıyordu. Yıllar önce öldürmüş olmalıydım ama o zamanlar güçsüzdüm, zayıf ve korkuyordum. Onu öldürmeyi her şeyden çok istiyordum. Ufak bir tereddüt sardı içimi. Bu geri dönüşü olmayan bir yoldu. Bunu yapmak… Daha fazla düşünmedim, biraz daha düşünecek olursam, içimdeki tereddüttü büyütürdüm.

      Elimdeki bıçağı göğsünün orta yerine sapladım.

      Göğsünün orta yerinde hissettiği büyük acıyla uykusundan şiddetle uyandı ve gözleri sonuna kadar açıldı. Gözlerimin içine bakıyordu. Ağzından dökülecek son kelimeleri söyleyebilmeye çalışıyordu. Aldığı son nefesi tamamlayamadan hareketsiz kaldı. Gözleri ağırlaşıp başı yana doğru devrilmeden önce kolumdan tuttu. Parmakları titriyor, kolumu kavrayamıyordu. Gözleri bir daha açılmamak üzere kapanmıştı.

      Kıyafeti kana bulanmaya devam ediyordu. Ellerimi bıçaktan çektim. Onu öldürmüştüm. Bana bir daha zarar veremeyecekti. Bize, bir daha zarar veremeyecekti. Karşımdaki ölü bedene bakıyordum. Bu-bu doğru değildi. Bir kaç adım geriledim. Bu doğru gelmiyordu. Onu öldürdüm işte. Her şey olması gerektiği gibi olmuştu. Ondan kurtulmuştum. Kanlar içerisinde olana baktığımda bir başkasını görüyordum. O gördüğüm kişi… Aklım bana oyunlar oynuyordu. Buradan çıkmalıydım bir an önce.

      Bunca zamandır beni izleyen küçük çocuğu fark ettim. Merdivenin korkulukları arasından beni izliyordu. Tüm bu olanları, başıma o açmıştı. Bunların asıl sorumlusu oydu. Ona baktığımın farkındaydı ve kaçmak yerine bakmaya devam ediyordu. Ben hareket etmediğim sürece oradan bana bakmaya devam ediyordu.

      “Canavarı öldürmüş olman onu geri getirmeyecek.”

      Tekli koltukta ölü yatana baktım. Küçük çocuk ona canavar diye hitap etmişti. Düşününce onun canavardan bir farkı yoktu. Yanından geçerek merdivene doğru yürüdüm. Benden kaçmayıp izleyen küçük çocuk, ona yaklaştığımı görünce merdivenden yukarıya çıkmaya başladı. Merdivenin başına geldiğim zaman küçük çocuğu merdivenden ayrılırken gördüm. Bu evde benden kaçabileceği bir yeri yoktu.

      Yukarı kata çıkıp hangi odaya girdiğini anlamaya çalıştım. Bir tek benim odamın kapısı kapalıydı. Bu diğerlerinden aykırı bir izlenim uyandırıyordu. Odama ilerlerken açık kapılardan içeriye ufak bakışlar atıyordum.

      En nihayetinde odamın kapısını açtığımda küçük çocuğu karşımda dikilmiş bulmayı beklemiyordum. Kapının önünde kalakalmıştım. Karşımda duran kişi benim küçüklüğümdü. Tüm olanlar gözlerimin önünden geçiyordu. Bu zamana kadar suçladığım kişi, tüm bunların sorumlusu bendim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.