Düşünmek en büyük yüktü. Düşündükçe ardı arkası kesilmiyordu. Bir soruya cevap bulamadığın vakit; bir soru, bir soruyu doğuruyordu. İşkence hiç bitmiyordu. Ne kadar durmak istersen iste çarklar dönmeye devam ettiği sürece kendine işkence etmeye devam ediyordun. Ta ki çarklar durana kadar; eğer yapabilirsen uyuduğun zaman, belli başlı uyarıcılar ile beynini uyuşturur ya da en son kendini ölümün kollarına bırakırsan. Dönen çarkların sonsuza kadar sustuğuna emin olursun.
Kendimden nefret ediyordum. Böyle bir düşüncenin aklıma girdiği için kendime kızıyordum. Eleanor’u düşünmek canımı yakıyordu. Bu yük bana ağır geliyordu.
Ceketimi sırtıma geçirdiğim gibi kapının önüne çıktım. Kapıyı arkamdan kapatıp merdivenlerden aşağıya iniyordum. Katları bir bir arkamda bırakırken yapmakta olduğum şeyin pişmanlığını yaşıyordum. Hem kendime kızıyor, hem de kendimi bunu yapmaktan alıkoyamıyordum. Merdivenin sonuna geldiğimde hızlıca dışarıya çıktım. Yağmurun altında ıslanırken kaldırım boyunca ilerliyordum. Bu saatte marketin yanına gidiyordum. Kendime bir poşet bira alacaktım.
Islanmış saçlarım gözlerimin önüne geliyor, saçlarımdan süzülen yağmur damlaları beni rahatsız ediyordu. Omuzlarımda biraz ıslaklığı hissetmeye başlamıştım. Eve döndüğümde sırılsıklam olmuş olacaktım. İkinci sokağı da geride bırakmıştım. Bir sokak sonra marketi karşımda görecektim.
Her bir adım attığımda kendime telkinde bulunuyordum. Bunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım… Düşüncelerimin, çarkların durabilmesi için buna ihtiyacım vardı. Bu bencilce bir düşünceydi. Eleanor ölmüşken bile bencilce düşünceler barındırıyordum. Lütfen affet beni Eleanor.
Sokağın sonuna geldiğimde ara sokakta bulunan marketi görebiliyordum. Üstündeki tabelada ‘Açık’ yazısı yanıp sönüyordu. İçimde bir ses bas bas bağırırken markete doğru ilk adımı attım. Markete girdiğimde vakit kaybetmeden biraların yanına ilerledim. İçeride benim dışımda iki müşteri vardı. Biralara hızlıca göz gezdiriyordum. Aradığımı bulduğumda ise hemen birer tane parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Parmaklarımın arasında birer tane, kucağımda iki tane kasaya ilerledim. Diğer iki müşteri aldıklarını ödediklerinde sıra bana geldi. Biraları kasanın üzerine koydum. Bir an önce alıp gitmek istiyordum.
Market sahibi biraları siyah poşete yerleştiriyordu. “İçmek için iyi bir sebebin olmalı.”
Adamın sözü aklımda dönüp duruyordu. Başka bir zaman olsaydı, aldığım biranın kesinlikle içmek için iyi bir sebebi olduğunu söylerdim. Elimde birayla gidecek ve karşımda güzel gülümsemesi ile Eleanor’u görecektim. Karşılıklı oturup biramızı içecektik. Karşımda gördüğüm manzara içmek için iyi bir sebepti ama şimdi… Şimdi buna içmek için iyi bir sebep denemezdi.
Adamın yüzüne bakmaya devam ediyordum. Son birayı da poşetin içerisine koyduğu zaman adamın arkasında duran sigara paketleri dikkatimi çekti. “Bir pakette sigara lütfen.”
Eleanor arabaya bindiğinde yola koyuldum. “Sen iyi misin Russell?”
Dün olanlar aklımdan geçiyordu. “Ben… Ben iyiyim.”
Arabanın içerisini bir sessizlik kapladı. Gözlerimi yoldan ayırıp Eleanor’a baktım. Bana bakıyor, ‘Ben iyiyim.’ lafının altında bir anlam aramaya çalışıyordu. Haksızda sayılmazdı ancak şu an konuşmak istemiyordum. Yalnızca yol ve müzik, birde Eleanor’un yanımda olması benim için yeterliydi.
“Ne olduğunu söylemek ister misin?”
“Bu mevzuyu açıp şu anı mahvetmek istemiyorum.” Her aile yemeğinde olan aynı şeydi, bunlardan bıkmıştım. Konuşacak bir şey göremiyordum.
Eleanor lafımın üstüne üstelemedi. Sessizce telefonunu eline alıp müzikler arasında gezinmeye başladı. O herhangi bir müziği açarken ben yola odaklanıyordum. Dün yaşananları kafamdan silmek istiyordum. Neden böyleydi benim ailem? İki elimle direksiyonu sıktım. Kaldırımda gördüğüm insanlar birer birer azalıyordu. Yol bomboştu. Vitesi yükselttim ve gaza bastım. Gözüm sadece yoldaydı. Yolun kenarında artık kimseyi göremiyordum. Sonuna kadar hızlanmak istiyor, gidebildiğim kadar hızlı gitmek istiyordum.
‘Dimmi le tue verita, Caroline, Caroline…’
Duyduğum müzik arabada yalnız olmadığımı hatırlattı bana. Ben ne yapıyordum? Hemen hızımı azalttım. Korku dolu gözlerle Eleanor’a baktım. Cama yaslanmış dışarıya bakıyordu. Arabayı ölümüne sürdüğümü fark etmiş miydi?
Kendime bir söz verdim. Eleanor arabadayken asla arabayı hızlı sürmeyecektim.
Eleanor’un sessizce oturuyor olmasından rahatsız oldum. Şu anı mahvet etmek istemiyorum dediğim an, şu anı mahvetmiştim. “Eleanor, ben… Ben gerçekten üzgünüm. Ailemin her zaman yaptığı-”
“Sorun değil Russell. Bazen bazı şeyleri kendimize saklamak isteriz.”
Merdivenlerin ardından dış kapıyı açıp odaya girdim. Sayısını bilmediğim iki poşet biram ve bir paket sigaram vardı. Poşetleri masanın kenarına koyup banyoya yöneldim. Girdiğim gibi ilk işim ıslak ceketimi çıkartmak ve onu banyonun bir kenarına atmak oldu. Saç havlusu ile saçlarımı kuruladıktan sonra nemli saçlarla odaya geri döndüm.
Koltuğa oturmuş önümdeki poşetlere bakıyordum. Bir birayı elime aldım. Düşünmeden kafama diktim. Hiç nefes almadan biranın sonunu görmüştüm. Her zaman içtiğim bira olmasına rağmen tadı berbattı. Büyük bir eksik vardı. Biranın yenisini aldığım gibi dudaklarıma götürdüm. Unutmak istemiyordum. Günler, haftalar sonra Eleanor’u geride bıraktığım vakit unutmak istemiyordum. Öfkeyle bir sonraki biraya geçtim. Ne kadar kızarsam kızayım kendime, yaptığımın normal olduğuyla avutuyordum.
Bu normaldi. İnsanın canı yandığı zaman kendini içmeye verirdi.
Dördüncü biranın yarısında tıkanıp duraksadım. Bünyem bu kadar hızlı içmeye alışık değildi. Yarım şişeyi masanın üzerine koyup arkama yaslandım. Her şey normal görünüyordu. Bir süre öylece beklemek istedim.
Olduğum durumda bir şeylerin olur yolunun olup olmadığını düşünmek istedim. Sakince etrafıma bakıyordum. Yanlış bir şey göremiyordum. Kitaplığım, banyodan sızan ışık, karşı duvarda asılı fotoğraflar, kıyafet dolabım, yatağım ve camdan süzülen damlacıklar… Yağmur yağmaya devam ederken biramdan bir yudum aldım. Bira içmeyi seviyordum. Poşetlere baktığımda sigara aldığım aklıma geldi. Mutfaktan aldığım çakmak ile geri koltuğa oturdum.
‘Sigaraya mı başladın?’
‘Ben sadece nasıl bir şey olduğunu merak ettim.’
‘Bu yalnızca merak olamaz, kendine doğruları söyle.’ Cevap vermeye niyetli değildim. Birazdan susacağını biliyorum. Paketten bir sigara çıkardım. ‘Neden susuyorsun, bu yaptığın kendini uyuşturmak sadece.’
Masanın ötesine baktım. Son söylediği içimdekileri açığa çıkardı. “Evet Eleanor, tek yaptığım kendimi uyuşturmak! Çünkü… Çünkü sadece seni düşünüyorum. Öldüğünü, yanımda olmayışını bir an olsun aklımdan çıkaramıyorum.”
“Hey, hey bana bak. Ben senin babanım ve senden daha bilgiliyim.” Ses tonumu ve davranışımı normalden biraz abartılı bir şekilde babamı taklit ediyordum. “Dediklerimi kabul edeceksin.”
Eleanor karşımda gülüyordu. Gülüyor olması güzeldi ancak dediklerim abartılı olsa da doğruydu. Babamın bu engin bilgisine katlanamıyordum. Her şeyi bildiğini ve tek doğrunun kendisinin olduğuna inanıyor olması, benim sinirimi bozuyordu.
“Öncelikle şunu ağzından çıkarman gerekiyor.” Dudaklarımın kenarına rulo yapmış olduğum peçeteye uzandı. Babamı yansıtan ufak bir detaydı. “Sigara sana yakışmıyor. Baban konusuna gelecek olursak, bu konuyu onunla konuşmayı denedin mi?”
Eleanor’un lafına karşı yüzümde tatlı acı bir gülümseme oluştu. “Her şeyin doğrusunu bildiğini düşünen birine, yanlış olduğunu nasıl söyleyebilirim?”
“Denemeden bilemezsin.”
Denemek istemiyorum. Babamla daha fazla konuşup gereksiz tartışmalarda bulunmaktan bıkmıştım. Her sefer aynı şey oluyordu. Babamı bir sorun ile boğuşurken gördüğümde ‘Yardım edeyim mi?’ sorusunun sormaktan kendimi alamıyor, sonucunu bildiğim halde soruyordum. Beş-on dakikanın ardından babamın doğrularına karşı geldiğimde beni reddediyordu. Kararlıydım artık, onun tartışmaya yol açacak konuşmalar gerçekleştirmeyecektim. Evden ayrılmam ise cabası olmuştu. Önümdeki kahveye bakmayı bırakarak bir yudum aldım. Eleanor dudaklarımın arasından aldığı rulo peçeteyi parmakları arasında çeviriyor, arada sırada kahvesinden yudumluyordu. Buraya sadece karşılıklı konuşmaya gelmemiştik. Eleanor’un dikkatini çekip yeni bir konu açtım.
“Şimdilik bu konuyu kapatalım.” Bir daha açmamak üzere kapatmamız en iyisi olacaktır. “Yeni projeyi nasıl yapacağız. Ortak bir proje olması gerekiyor.”
“Proje aslında hocanın anlattığı kadar zor değil.”
Elinde oynadığı peçeteyi bir kenara bırakarak çantasından defter ve kalem çıkardı. Defterin boş bir sayfasını açması ile çizmeye başladı. Bir yandan çizdiği şeyi bana anlatıyor, bir yandan çizmeye devam ediyordu. Eleanor anlattıkça gözümde büyüttüğüm kadar zor olmadığını fark ettim. Hocanın verdiği kısa zamanın gerçekten yetip yetmeyeceğini düşünmeye başladım. Eleanor anlatmaya devam ederken başımı kardırıp ona baktım. Eleanor’un yanımda olması beni mutlu ediyordu.
Arkama yaslanmış bir şekilde elimde birayı tutarken karşımda yükselen dumanlara baktım. Sigarayı yapmayı becerememiş, ateşin üzerinde uzun süre tutmaktan kağıdı yakmıştım. Ağzımda sigaranın yanık tadı vardı. Üzerine yarım birayı içmeme rağmen yanık tat kendini belli ediyordu.
Biramdan bir yudum daha aldım. Kendimi rahatlamış hissediyordum. Karşı duvara neden baktığımı hatırlamıyordum. Banyodan sızan ışık içerisinde odaya göz gezdiriyor, son düşündüğüm şeyi hatırlamaya çalışıyordum. Orada bir yerdeydi, bunu hissediyordum. Gözlerimi kapatıp başımı arkaya yasladım.
“Demek burası senin evin. Aslında biraz küçükmüş.”
Kapıyı arkamdan kapattım. “Bir oda, bir mutfak ve banyo, tek kalan birisi için oldukça yeterli.”
Resim çantasının masanın yanına, ceketini koltuğun üzerine düzgünce koydu. Koltuktan oturduktan sonra karşı duvara bakıyordu. “Duvar çok boş hissettiriyor. Fotoğraflarını asmayı düşündün mü?”
Boş duvara bakıp gülümsedim. “Çok fotoğraf çeken ve onları asacak biri değilim.”
Eleanor’u odada bir başına bırakarak mutfağa gittim. Buz dolabında içecek bir şeyler arıyordum. Alt rafta kola şişesi vardı. Kaç gündür orada duruyordu, üstüne üstük bir bardak anca çıkardı. Şişeyi geri koymamla dolabı kapattım. Burada bir yerde hazır kahve olması gerekiyordu.
Çekmeceleri karıştırırken Eleanor’un sesini duydum. “Russell, ne zaman projenin başına geçeceğiz. Zamanım sınırlı, biliyorsun.”
“Hemen geliyorum, sen malzemeleri hazırla.” Çekmecede bulduğum iki paket kahveyi elime aldım. “Sıcak su hazırlayıp geliyorum.”
Elimde iki bardak kahve ile geri döndüğümde Eleanor’u aynı yerde otururken buldum. Masanın üzeri ise malzemeler ile doluydu. Masanın yanına varınca elimdeki bir bardağı Eleanor’a uzattım. Kahvemden bir yudum aldım. Ona bakıyordum. Mavi solmuş saçlarını gözünün önünden çekti. Çok güzel görünüyordu. Saatlerce ona bakabilirdim. İçimden gelen his tam anlamıyla buydu.
“…Russell, hadi başlayalım.”
“Ah, şey… Ha-Hadi başlayalım.” Dizlerimin üzerine çömelirken gülümsediğini gördüm.
Masanın çevresinde konuştuğumuz gibi projenin temellerini atmaya başladık. Tüm titizliğimizle ölçüyor, çiziyor, kesiyor ve en son bir araya getiriyorduk. Bir parçasını bitirdiğimizde bir sonraki parçasına geçiyorduk. Kahvelerimizi bitirmiş, bardakları uzak bir köşeye koymuştuk. Arkada çalan kaçıncı müzik olduğunu bilmiyordum. Artık bilmediğim, benzer müzikler çalmaya başlamıştı. Eleanor’un uzattığı parçayı elime alıp kesmeye başladım. Biraz sıkılmaya başlamıştım. Eve geldiğimizden beri çalışıyorduk. Elimdeki parçayı kesmeyi bitirdiğimde telefonuma uzandım. İki saattir aralıksız çalışıyorduk.
Eleanor’a baktım. “Ben içecek bir şeyler almaya gideyim ve böylece biraz dinlenmiş oluruz, ne dersin?”
“İyi fikir.”
Evden ayrıldığımda basamakları ikişer ikişer iniyordum. Apartman kapısından çıktığım zaman ilerideki markete yürümeye başladım. Hangi içeceği almanın doğru olacağını düşünüyordum. Kahve sevdiğini biliyordum ama kahve içmiştik. Tekrar içmekten zarar gelmezdi. Aklımdan geçen biraydı. Sokağın köşesinde marketi görebiliyordum. İçeriye girdiğimde doğruca biraların yanına gittim. Hemen iki birayı elime aldım. İçip içmeyeceğine emin olamamıştım. Yanına başka bir içecek almayı ve birkaç atıştırmalığı da ihmal etmedim.
Birdenbire kahkahalar atmaya başladım. Öne doğru eğilirken neredeyse elimdeki birayı dökecektim. Biraz olsun kendimi toparlayıp gülmeye devam ettim. İçimden gülmek geliyordu. Kendimi harika hissediyordum.
‘Bir gece o kadar fena osurdu ki köpek uyandı.’
“Hey yeter lütfen.”
‘Uyanıp ‘Sen mi yaptın?’ dedi. Ben de ‘Evet.’ dedim. Ona söylemedim.’
“Kendi kendini mi uyandırdı.”
Kendimi durduramıyordum. Kahkahalarım içerisinde boğuluyordum. Gülmem sonlanırken kesik kesik nefes alıp verdim. Oturmaktan sıkıldığım için ayağa kalktım. Birkaç cam tıkırtısı duydum. Çok umursamadan odanın ortasına geldim.
‘Çünkü senin günlük hayatını kıskanıyordum. Galiba benim günahım kıskançlık.’
Kıkırdamaya devam ediyordum ve hemen cevap verdim. “Kutuda ne var? Kahrolası kutuda ne var?”
Kıkırdamalarımın ardı kesilmiyor, üstüne üstlük hızla artıyordu. Kahkahalarım odayı doldurmaya başlamıştı. Ben odanın bir ucundan diğer ucuna yürüyordum. İçimde dışarıya çıkmaya çalışan büyük bir enerji vardı. Elimdeki biradan bir yudum aldım. Yürümeye devam ettikçe ellerimi kollarımı kontrolsüzce savuruyordum. Çok geçmeden içimden taşan enerjim soruna neden oldu. Ellerimi ve kollarımı savururken biramın birazını döktüm. Dibinde birkaç yudum daha olan şişeye bakıp derin bir nefes aldım. Dökülen yeri silmeden bırakamazdım. Mutfakta bir yerde peçete olması gerekiyordu. Mutfağa girdiğim gibi ışığı açtım ve elimdeki birayı tezgaha koydum. Mutfakta peçetenin olduğunu tahmin ettiğim yerlere bakıyordum. Nereye baktıysam da bulamamıştım. Boş gözlerle olduğum yerde kalakaldım. Peçetenin nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyordum ama hatırlamakta çok güçlük çekiyordum. Zihnimin içerisinde yoğun bir sis tabakası varmış gibi nereye bakmam gerektiğini bilmiyordum. Biraz silkelendikten sonra baktığım yerlere bir kez daha bakmaya başladım. Mutfakta bir yerde olduğuna emindim ama neden bulamıyordum? Bir peçete bu kadar mı önemliydi? Benim aradığım bir peçete miydi? Zihnim allak bullaktı. Peçete… Peçeteyi bulmam gerekiyordu. Neden bulmam gerekiyordu? Çünkü… Bira dökmüştüm.
Sonunda elimde peçete ile odaya geri döndüğümde elimde bir şeyin eksikliğini hissettim. Hemen doldurulması gereken bir boşluktu benim için. Şu an ayakta durmamı sağlayan yegane şeydi ve bu sefer bulmak o kadar da beni uğraştırmamıştı. Karşı masanın üzerinde duran bira şişelerine boş boş bakıyordum.
Eleanor…
Boş bira şişelerine bakarken beynimin içerisinde şimşekler çakıyordu.
Unutmuştum onu, istediğim de bu değil miydi?
Odadan ayrılmam ile banyoya girmem bir oldu. Klozetin yanına vardığım gibi kapağını açtım. Bir saniye bile düşünmeden parmağımı boğazıma soktum. Tiksiniyordum kendimden. Bunu nasıl yapmıştım, nasıl yapabilmiştim? Dayanamayıp öğürdüm ama kusmayı başaramadım. Parmağımı tekrar boğazıma soktum. Onu hatırlarımda diri tutmak yerine unutmayı seçerek, tüm yükü omuzlarımdan atabileceğimi düşünmüştüm. Ne kadar da aşağılık biriydim.
İçimde yoğun pişmanlık duygusu yaşarken kustum. Çıkardıklarımın dudaklarımın kenarına değmesinden iğreniyordum. Klozetin içerisine baktığımda her yere sıçrayan sarı yeşil tonlarını görebiliyordum. İçeride daha fazlası olduğunu biliyordum. Hiç tereddüt etmeden bir kez daha parmağımı boğazıma soktum. Pişmanlığım artarken göz yaşlarımı daha fazla tutamıyordum.
Özür dilerim… Özür dilerim! Eleanor, lütfen affet beni. Bu yaptığım şey…
Peş peşe öğürmelerimin arkasına sonunda kusmayı başarmıştım. Bir yandan ağlıyor, bir yandan klozete tutunuyordum. Aklımın için karmakarışıktı. Düşündükçe yaptığım şey karşısında canım yanıyordu.
Yaptıktan sonra birde af diliyordum. Her şey çoktan önemini yitirmişti. O, benim ona ne yaptığımı bilmeden yağmurun altında yatıyordu. Şimdi burada olsaydı yaşayacağı hayal kırıklığını düşünüyordum. Onun kırgın gözleri içerisine bakıyor ve hiçbir şey diyemiyordum.
Bir elimde derin bir tabak içerinde atıştırmalıklar, diğer elimde ise iki bira ile beraber odaya gidiyordum. Odaya vardığımda Eleanor’un yanına oturdum. Tabağı ortaya koyduktan sonra biralardan birini Eleanor’a uzattım. Arkama yaslanıp biramı içmeye başladım.
Yanımda oturan kızı düşünüyordum. Eskiden üniversiteye gitmekte zorlanırken şimdi gitmek için can atıyordum. Onunla konuşmak iyi hissettiriyor, bakmak büyülüyordu. Ne kadar mavi saçlarını beğenmiyor olsa da ben beğeniyordum. Gülümsemesi ise her şeye rağmen sorun olmadığını dile getiriyordu. Benim üzerimde büyük bir etkisi vardı. Beni mutlu ediyordu.
Kendime dürüst olmadığım bir şey vardı.
“Ne düşünüyorsun?”
Karşı duvardan gözlerimi ayırıp Eleanor’a baktım. Elindeki atıştırmalığı ağzına atarken sorunun cevabını bekliyordu. Birdenbire yüzüne karşı ‘Seni düşünüyorum.’ diyemezdim. Gözüme çarpan ilk şey dudaklarımdan döküldü.
“Odamın dağınık olduğunu düşünüyordum.”
Söylediğim şeyin ne kadar da gerçek olduğunu fark ettim. Yatağımı sabah kalktığım gibi bırakmış, birkaç kıyafetim üzerine fırlatılmış duruyordu. Biramı bırakıp hemen yatağımın yanına gittim.
“Sorun değil Russell, sen birde erkek kardeşimin odasını gör.” Eleanor’u dinlerken bir yandan yatağımı ve kıyafetlerimi topluyordum. “Her şeyi odanın bir yerinde. Bazen eşyaları evin diğer odalarından bile çıkabiliyor.”
Gözüme çarpan birkaç ufak eşyayı da hemen ortalıktan kaldırdım. “Böyle daha iyi, değil mi?”
Sadece gülümsemek ile yetindi.
Şimdi muhabbetimiz kaldığı yerden devam etti. Saniyeler geçip dakikaları arkamızda bırakıyorduk. Filmler hakkında konuşmaya başladık. Sevdiğimiz filmleri, fikir ayrılığı yaşadığımız yerleri tartışıyorduk. Nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde konu arabalar oldu. Arabam hakkında bir-iki şey söyledikten sonra okuduğu kitabı bana anlatmaya başladı. Çok fazla kitap okumadığımdan dolayı bu noktada çoğunlukla susuyordum. Ardından komik bulduğumuz şeyleri birbirimize anlatıyorduk. Bir ara konuşmayı bırakıp sadece güldük.
O an bitmesin istedim.
Kendimize gelirken Eleanor telefonuna uzanarak saate baktı. Gözlerinin büyümesinden bir sorun olduğunu anladım ama bir sorun göremiyordum. “Saati kaç olduğunun farkında mısın? Muhabbet etmekten projenin başına oturmayı unuttuk.”
Şifonun sesi eşliğinde banyo kapısına ilerliyordum. Düz yürümekte zorlanıyordum. Sağa sola savruluyor, dengemi sağlamaya çalışıyor, elimi bir an olsun duvardan ayırmıyordum. Duvarın yardımı ile zar zor kapının eşiğine kadar geldim. Kapıya yaslanmış, biraz soluklanırken bacaklarımın zangırdadığını hissettim. Bacaklarım beni daha fazla taşıyamayacağının sinyalini veriyordu. Bir an önce koltuğa varmalıydım.
Kapıyı terk ettiğimde destek aldığım duvarı da arkada bıraktım. Dengesiz bir şekilde odanın ortasında yürümeye çalışıyordum. İkinci adımın ardında bacaklarım daha da dayanamadı. Bacaklarım güçten kesildiği gibi setçe yüzüstü yere düştüm. Halının tüylerini yüzümde hissediyordum. Sol dirseğimi yere çarptığım için acıyordu.
Gözlerimi ve dişlerimi sıkıp acının son bulmasını bekledim.
Büyüyen pişmanlığım içime sığmaz olmuştu. Göğüs kafesimi kırıp çıkmanın yollarını arıyordu. Kalbim buna daha ne kadar dayanabilirdi? İçeride nefes alacak yer yoktu. Her aldığım nefeste kalbim sıkışıyordu. Yaptığım şeyin acısını yaşıyordum.
Olduğum yerden hiç kımıldamadım. Gözlerimi hiç açmadım. Acının son bulmasını bekliyordum.
Uykulu gözlerle etrafa baktığım sırada koltuğun üzerinde bir kitap fark ettim. Koltuğun yanına giderken kendime gelmeye çalışıyordum. Kitabı elime aldım ve kapağını açtım. Kendimin duyabileceği kısık bir şekilde ilk cümleyi okudum.
“Ama biz sizden kadınlar ve kurmaca üzerine konuşmanızı istemiştik, bunun kendine ait bir odayla ne ilgisi var, diyebilirsiniz.”
Komidinin üzerinden telefonu aldığım gibi Eleanor’u aradım. Eleanor’u beklerken odanın içerisinde dolanıyordum. Telefon çalmaya devam ettikçe açmayacağı düşüncesine kapılmaya başladım. Umudumu kaybetmek üzere Eleanor’un sesini duydum.
“Kusura bakma Russell. Dışarıda geziyorduk, yeni gördüm aradığını.”
“Sorun değil çok vaktini-”
“Sen yeni mi uyandın?”
Eleanor’dan böyle bir şey beklemiyordum. O şaşkınlıkla yatağa baktım. “Evet.”
“Saat on yediyi geçti…” O kadar olmuş muydu gerçekten? Telefonu hızlıca kulağımdan çekerek saate baktım. “…farkında mısın? Tüm hafta sonunu video oyunu oynayarak geçiriyorsun. Bir dakika Russell. Bu elbise çok parıltılı, kırmızı olan daha iyi bence. Beni neden aramıştın?”
Bir an Eleanor’un yanındaki arkadaşını yerinde olabilmeyi istedim ama bu mümkün değildi. “Geçen gün okuduğun kitabı burada unutmuşsun.”
“O kitap senin evinde mi?” Off.. Bende her yerde onu arıyordum. Kaybettiğim için çok korkmuştum. Senden bir ara alırım onu.” Eleanor arkadaşı ile tekrar konuşmaya başladığında ufak bir sessizlik oldu. Eleanor’u beklerken koltuğa oturdum. “Russell, biz birkaç saat daha dışarıda dolaşacağız. Bize katılmak ister misin?”
“Teşekkür ederim, sizi rahatsız etmek istemiyorum. Siz eğlenmenize bakın.”
“Emin misin? Gelsen güzel olabilirdi.”
“Evet, bunun için önce kendime gelmem gerekiyor.”
Telefonun ardından küçük tatlı bir kıkırtı duydum.
Telefonu kapattıktan sonra elimdeki kitaba bakıyordum. O küçük tatlı kıkırtı kafamın içerinde tekrar tekrar çalıyordu. Eleanor’u daha fazla öğrenmek istiyordum.
Uzun zamandır elime kitap almıyordum. Bir yerden başlamam gerekiyordu. Koltuğun kenarına yerleştim ve ayaklarımı masanın üzerine uzattım. İlk sayfayı okumaya başladım.
Yağmur’un yağdığını duyabiliyordum. Hareket edemeyecek kadar yorgun hissediyor, yüzümde hissettiğim tüylere anlam veremiyordum.
Eleanor ile masanın üzerinde proje üzerinde çalışıyorduk. Şu anki haline gelebilmesi için saatler harcamıştık. Birkaç ufak eksiği vardı ama bitirmek üzereydik. Saatlerdir hareketsiz kaldığım için bacaklarım acımaya başlamıştı. Elimdeki işi bıraktım. Masadan yardım alarak koltuğa oturdum. Sağ ayağım uyuşmuştu.
Odayı saran müzik eşliğinde ona bakıyordum. O, hiçbir şeyin farkında olmadan elindeki işi yapıyordu. Saatlerimiz olsa gözümü ayırmadan ona bakabilir, tüm zamanımı onun için harcayabilirdim ama sınırlı saatlerimiz vardı. Zamanlarımız bittiği vakit o gidecek, ben evde bir başıma kalacaktım.
“Bir şey mi oldu Russell?”
Gözlerinin içine baktım. “Biraz dinlenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Saatlerce proje ile uğraştık.”
Ellerini başının üzerinde birleştirip gerildi. Ayağa kalktığı gibi koltuğun diğer ucuna oturdu. “Ayağın nasıl?”
“Biraz daha iyi.”
“Güzel, aklımda oturmaktan daha iyi bir fikir var.”
Hemen masanın üzerindeki bilgisayarı kendisine çevirdi. Parmağını mousepadin üzerinde ileri geri yaptıktan sonra bir şey yazdı. Ellerini bilgisayardan uzaklaştırırken hareketli ve güzel yeni bir müzik çalıyordu. Eleanor ayağa kalktı. Daha ne yaptığına anlam veremediğim sırada odanın ortasında dans etmeye başladı. Her bir ritimde ellerini sallıyor, başını savuruyor, vücudunu kımıldatıyordu. Ayakları bir saniye bile olduğu yerde durmuyordu. Saçlarına ne olduğunun bir önemi yoktu yüzünde kocaman bir gülümseme varken. Bu gülümseme her şeye değerdi.
Elimden tutmasıyla beni kendisine çekti. “Ayağım, ayağım. Ah!”
“Ayağına bir şey olmaz.” Odanın ortasına beni çekiştirirken topallayışıma gülüyordu. Ellerini ellerimden çekti. “Benimle birlikte…”
Kelimenin devamını getirmeye gerek duymamış, kaldığı yerden dans etmeye devam ediyordu. Ne kadar şanslı olduğumu kendime hatırlattım. Onunla beraber dans ediyordum.
Beynimin en derinlerinde beliren zil sesi, gittikçe netleşiyordu. Kendime gelirken şiddetli bir baş ağrısı ile beynim zonkladı. Yüzüstü yattığım zemin üzerinde tüyleri hissediyordum. Bir kez daha zil çaldı. Ellerimi kollarımı kımıldatmayı deneyerek ayağa kalkacaktım ama güçten düşmüş bir şekilde uzanıyordum. Zil gecikmeden bir kez daha çaldı. Beynimin içerisinde kopan fırtınada şimşekler, beynimin en uç noktalarına çapıyordu. Yüzümü ekşiterek acıya karşı koymaya çalışıyordum. Zorlukla çalışan beynim, kapıda kimin olduğunu düşünüyordu. Bir kez daha zil çaldı. Bu sefer diğerlerinden farklıydı. Daha uzun ve soluksuz bir zildi. Zonklayan beynim çalışmakta zorlanıyordu. Kapının arakasında olan kişiyi bilmiyordum ve yüzümde hissettiğim tüyler daha rahatsız etmeye başladı. Peş peşe zile basıyor, sesini duyurmaya çalışıyordu. Kapının arkasındaki her kimse benim içeride olduğumu biliyordu. Açmam için sonuna kadar zorluyor gibi bir hali vardı. Kapının ardından boğuk, anlaşılması güç bir ses duydum. Ardı arkası kesilmeyen şimşekler beynimin zonklamasına neden oluyordu. Hareketsiz bir şekilde bir kez daha zilin çalmasını bekledim ama zilin sesini bir daha duymadım.
Gözlerimi açmaktan aciz, ölü gibi yatıyordum.
“Hayat nasıl gidiyor Russell?”
Soruyu cevapsız bırakarak karşımdaki şehir manzarasına bakmaya devam ettim. Elimdeki bir bira, aynı soruyu kendime sordum. Hayatım nasıl gidiyordu? Üniversite; iyi kötü bir şekilde devam ediyordu. Ailem; onları hiçbir zaman anlayamadım. Bu sorunun cevabı bunlar değildi.
“O kızla konuşmaya devam ediyorsun değil mi?”
“Belli oluyor mu?”
“Yüzündeki gülümsemeyi fark etmemek mümkün değil.”
Haklıydı, onunla konuşmaya başladığımdan bu yana hayatım değişmişti. Her zaman onun yanında olmak istiyor, onun yanında olmayınca huzursuzlaşıyordum. Onunla hafiflemiş hissediyordum. Düşünecek bir şey kalmıyordu. Sadece o vardı. Mavi saçları ve güzel gözleri…
Arkadaşım hafifçe omzumdan dürttü. “Ona söylemeyi düşünüyor musun?”
“Ne? Onu sevdi- Hayır, hayır bunu söyleyemem.”
Kolunu boynuma attı ve birasını havaya kaldırdı. “Dostum fazla düşünüyorsun, karşısına çıkacak ve ona…”
Kolundan kurtularak arabanın kaportasından indim. “Bunu yapamam. Kabul etmezse, bir daha hiç konuşamazsak. Arkadaşlığımızın bozulmasını istemiyorum.”
“Hiç düşündün mü, eğer kabul ederse…”
Her zaman olduğu gibi yanlıştım. Her zaman hatalar yaptım ve hepsini affetmişti. Bu yaptığım hata içlerinde en büyüğüydü. Ne yaptığım şeyi biliyordu, ne de özür dileyebilmem için yanımdaydı. Hayatımın geri kalanında bu pişmanlığı taşıyacaktım. Taşımak zorundaydım. Bu benim hak ettiğim bir cezaydı. Nereye gidersem gideyim, kiminle konuşursam konuşayım her daim kendisini hatırlatacaktı. Omuzlarıma zincirlenmişti bir kere, kurtulmam imkansızdı.
Gözlerimi araladığımda yerde halının üzerinde yatıyordum. Büyük bir baş ağrısı bana eşlik ediyordu. Her saniye başım ağrıyor, gözlerim yuvalarından çıkacak gibi hissediyordum. Güçlükle kollarımı kımıldatarak doğrulmaya çalışıyordum. Kollarım bedenimin ağırlığı altında titriyordu. Masanın yardımı ile ayağa kalktım. Zar zor ayakta duruyordum. Her an düşecek gibi sallanıyordum. Aklımdan geçirebildiğim tek şey ağrı kesiciydi. Attığım bir adımdan emin olduktan bir diğerini atıyordum. Mutfağa girmeyi başardığımda buzdolabın yanına gittim. Buzdolabın kapağını açtığım zaman iki gündür hiçbir şey yemediğim aklıma geldi. Buzdolabının içindeki yiyeceklere bakıyordum ama hiçbirini yemek istemiyordum. Raftan aldığım iki ağrı kesiciyi hemen ağzıma attım. Buzdolabının başından ayrıldıktan sonra kendime bir bardak su doldurdum.
Odadaki koltuğun üzerine uzanmış, baş ağrımın geçmesini bekliyordum. O burada olsaydı, ne yapacağını bilirdi
Mutfaktan birkaç ufak tıkırtı geldi. Tıkırtılar kesildiğinde Eleanor elinde bir tepsi ile yanıma doğru geliyordu. Yanıma oturup tepsiyi masaya koydu. Dumanları yükselen çorbayı benim için hazırlamıştı.
‘Bu çorba bitecek Russell.’
‘Kendimi çok kötü hissediyorum.’
Gözlerini devirmesi ile çorbaya baktı. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Onu uğraştırdığım için bana kızıyor ama hasta olduğum için bir şey demiyordu. Çorba kasesini eline alıp kaşığı benim ağzıma götürdü.
Kaşığı ağzıma sokacağı sıra dilim yandı. ‘Bu çok sıcak.’
Kaşığı geri çekerek biraz duraksadı. Gözlerimin içine bakıyordu. Yüzünden o tatlı gülümsemesini eksik etmiyordu. Sakince kaşıktaki çorbayı üfleyip tekrar benim ağzıma götürdü. Her kaşığı üflüyordu. Yuttuğum her çorba ile başımın ağrısı artıyordu. Eleanor yanı başımda çorbayı vermeye devam ederken baş ağrımın geçmesini umuyordum. Daha da katlanılmaz bir hal aldığında dayanamayıp yerimden fırladım. Hızla mutfağa koşturuyordum. Başımı duvarlara vurmak üzereydim. Baş ağrısı beni çıldırtıyordu. Bir an önce kurtulmak istiyordum. Buzdolabını açtım ve rafta ağrı kesiciyi aradım. Bulduğum gibi üç dört tanesini yuttum.
Hava yeni kararmış, buzdolabının önünde dünden kalan pizzaya bakıyordum. Tabaktaki bayat üç dilim pizzayı yemek ile yememek arasındaydım. Açtım ve büyük bir isteksizlik vardı. Daha fazla ayakta dikilmeden tabağı aldım.
Koltuğa oturunca bilgisayarı kucağıma aldım. Parmaklarımı klavyenin üzerine yerleştirdim. Kafamı dağıtmak istiyordum. Aklıma izleyeceğim bir film gelmiyordu. Şu an ki ruh halim her şeyi reddediyordu. İzlenecek filmler listeme bakıyordum. Dövüş Kulübü, Memento… Hiçbirini izlemek istemiyordum. Bende düşüncelerimi en iyi dağıtan ve içerisinde kaybolabileceğim, telefonu elime aldım. Bir yandan pizzayı yiyor, diğer yandan sosyal medyada geziniyordum. Ardı ardına gelen basit videolar…
‘Babana inandığına inanamıyorum.’
‘Hayır, babama inanmadım. Sana kaç defa daha bunu söylemek zorundayım anne.’
Pizzamdan bir ısırık aldım ve bir sonraki videoya geçtim. Hayallerimi süsleyen arabayı görüyordum.
‘Evlat, ben sana ne yaptım? Hepsi annenin suçu göremiyor musun?’
‘Senin hiç suçun yok mu baba?’
Bir ısırık daha ve yeni bir video.
‘Kapa çeneni burada oğlumuzdan bahsediyoruz.’
‘Oğlumuzu bu kadar önemsediğini bilmiyordum, bunun için biraz geç kaldın.’
Onlar aile olmanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. Her daim birbirlerini kötüleyecek bir sebep buluyorlar, eksiklerini örtmek yerine ortaya çıkarıyorlardı. Ayda bir yaptığımız aile yemeğinde bile iki saat birbirlerine katlanamıyorlardı. Bazen düşünmeden edemiyorum, daha iyi bir aileye sahip olsaydım ne olurdu? İsteksizce pizzanın son dilimini ağzıma attım. Karşı duvara bakıp ailemi kabullenmeye çalışıyordum. Hiçbir zaman anlamalarını sağlayamayacaktım. Ne kadar söylersem, ne kadar çabalarsam boşunaydı. Onlar böyleydi ve böyle kalmaya devam edeceklerdi.
Telefon çalmaya başladı. Telefon ekranında aramasını beklemediğim kişinin adı yazıyordu. Eleanor, bu saatte neden arıyordu? Tüm düşüncelerimi bir kenara bırakarak sakince telefonu açtım.
“Selam Russell, üç gündür okulda göremiyorum seni. İyi olup olmadığını merak ettim.”
Bu karamsar düşüncelerin ardında Eleanor’un sesini duymak çok iyi olmuştu. Şimdi ona bir karşılık vermeliydim. Ona gerçek mi, yalan mı söylemem gerektiğini düşünüyordum. Yalanın ardından bir nedene ihtiyacım vardı. Yalan söylediğim zaman arkasından daha fazla yalan gelecekti. Aileme kızıp aynısını ben yapmak istemiyordum.
“Aradığın için teşekkürler Eleanor. Çok iyi olduğum söylenemez.”
“Pekala, eğer konuşmak istersen ben buradayım.” Ne diyebilirdim ki? Babam hep bildiğini yapıyor, annem birçok şeyi yanlış yapıyor. Yan yana geldiklerinde hiç katlanılmaz oluyorlar mı diyecektim. Aklımda düşünceler dönüp dururken Eleanor’un seslendiğini duydum. “Russell, seni zorlamak istemiyorum. Anlatmak istemezsen eğer…”
“Nasıl anlatacağımı bilemiyorum.”
“Sorun değil, sadece bir yerden başlaman yeterli olacaktır.”
Eleanor’un ılımlı yaklaşımı beni rahatlatmıştı. “Sorun ailem…”
Her daim benim yanımdaydın ve yardım ederdin. Yalnızca benimle kalmaz, diğerlerine de yardım ederdin. Bunu nasıl yapabildiğini her zaman merak ettim.
Üniversiteye gidiyor, ödev ve projeleri yapıyordun. Her boş bulduğun vakit benimle birlikte oluyordun. Bu kadar da değildi. Ev işleriyle uğraşıyor, iki kardeşine bakıyordun. Erkek kardeşin seni sinir etmek için elinden geleni yaparken sen ona bir anne gibi yaklaşıyordun. Hayatta annenin rolünü üstlenmiş gibiydin. Yetinmeyip hiç tanımadığın insanlara da yardım ederdin. Yardım edemesen bile o güzel gülümsemeni yüzünden hiçbir zaman eksik etmezdin. İnsanları her zaman o güzel gülümsemen ile karşılardın.
‘Zor değil miydi tüm bunlar?’
‘Doğruyu söylemek gerekirse, zordu ama bir gün olsun yaptığım şeyden pişman olmadım.’
‘Sana yardım etmek istiyorum.’
‘Sen farkında değilsin belki, ayakta durmamı sana borçluyum.’
Karşı duvara bakarken her şeyi inkar ettim. “Ben hiçbir şey yapmadım.”
Uyumak üzereyken zil çaldı. Omzumun üstünden kapıya baktım. Şimdi kalkacak, kapıyı açacak ve sonra yatağıma geri dönecektim. Çok üşeniyordum. Kim olduğu da şu an önemli değildi.
Zille beraber boğuk bir ses duydum. “Russell!”
Bu Eleanor’du. Ayağa fırladığım gibi kapıyı açtım. “Bu ne sürpriz. Seni görmeyi beklemiyordum.”
“Beş gün oldu. Sen gelmediğin için ben geldim.” Komik bir şey söylemiş gibi yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim ve onu içeriye davet ettim. “Daha ne kadar evde durmayı planlıyorsun?”
Bu sorunun kesin bir cevabı yoktu. Ben susmanın daha akıllıca olacağını düşündüm. Eleanor ceketini çıkarıp koltuğa oturdu. İkimizde ses çıkarmadan duruyorduk. Eleanor odamı inceliyordu. Bakışları önce dağınık yatağıma kaydı. Kirli olduğundan emin olmadığım birkaç kıyafet yatağın yanında yerde duruyordu. Sonra bakışlarını masanın üzerine çevirdi. En kötüsü de buydu ve odanın ortasında görülmemesi imkansızdı. Yediğim, içtiğim şeylerden kalan tüm çöpler masanın üzerindeydi. Bir köşede yarı açık bilgisayar, birkaç bardak, pizza tabağım ve atıştırmalıklardan kalan çöpler… Bazıları ise yere düşmüşlerdi.
Eleanor daha fazla odaya bakma gereği duymadan yüzüme baktı. Yüz ifadesi birçok şeyi ifade ediyordu ama kesinlikle kızmıyordu. Aklından neler geçiyordu acaba? Bakışlarımı odaya çevirdim. Dağınık yatağa, çöplüğe dönmüş masaya baktım. Dünyada tek sorunlara sahip insan ben miydim? Neden böyle davranıyordum? Eleanor’la beraber olmak varken burada dört duvar arasında sorunlarımı büyütüyordum sadece.
Söyleyeceğimin doğru olup olmayacağından emin değildim ama bunu söylemem gerektiğini hissettim. “Eleanor, dışarıda bir yere gidelim mi? Evden ayrılmak istiyorum.”
On yedi kırk iki;
Senden ayrılalı ne kadar olmuştu? Saatleri arkamda bırakıyor, her geçen saniye senden uzaklaşıyordum. Az önce yanında olduğum gerçeğinden kurtulamıyordum. Yanı başında dikiliyor ve sana bakıyordum. Yalnızca saatler önceydi. Hemen karşında duruyordum. O bakışlarını hala hatırlıyorum. Aklımın en derinlerine gömebilmek için uğraşıyorum. Çünkü korkuyorum, bir gün… Bir gün seni unutmaktan korkuyorum. Unutmanın en iyisini söylerler. Affet beni Eleanor, onlar yanılıyorlar.
On yedi kırk altı;
Eğer burada olsaydın, sana sıkıca sarılır ve asla bırakmazdım. Çünkü bıraktığım gibi gideceğini biliyorum. Buna asla izin vermezdim. Kollarımda güç kalmayana, kollarım kopana kadar sana sarılmaya devam ederdim. Gözlerinin içine bakardım bir son olduğunu bile bile. Asla şüphe etmediğim sözleri son kez duyman için elimden geleni yapardım. Seni seviyorum Eleanor.
Eğer burada olsaydın… Loş odanın içerisine baktım. Koltukta bir başıma oturuyordum. O burada değildi ve asla olmayacaktı.
On yedi kırk dokuz;
Dakikalar geçerken saatlerce düşüncelerimle boğuşuyor gibiydim. Telefona her baktığımda yalnızca birkaç dakika geçmiş oluyordu. Bu saçmalıktı. Eleanor’u dakikalara sığdıramayacağım kadar çok düşünüyordum. Telefonu elime alıp saate baktım.
On yedi elli üç;
Zaman sorunluydu. Ne kadar düşünürsem, o kadar yavaş ilerliyordu. Zamanı geri almanın bir yolu yoktu. Ne kadar canım yanarsa yansın her zaman ileri adım atmak zorundaydım. Eleanor’u düşündüğüm her saniye, dakikalara ve saatlere dönüşüyordu. Bu onunla olmanın en iyi yoluydu.
On yedi elli beş;
Karşılıklı çılgınlar gibi dans ederken saçları sağa sola savruluyordu. Hiçbir şeyi önemsemeden sadece müziğe eşlik ediyorduk Yabancı biri bizi görecek olsa delirdiğimizi düşünebilirdi ama bu kimin umurundaydı. Dans etmeye devam ediyorduk. Ansızın burnuma yanık kokusu geldi. Yanık kokusunun gelebileceği tek bir yer vardı. Eleanor’la birbirimize bakmamız ile mutfağa koşturduk.
On yedi elli altı;
‘Russell benim küçük bir işim var.’
“Beni yalnız bırakma lütfen.”
‘Merak etme hemen döneceğim.’
Düşünmeye devam ettikçe hayal ve gerçeği ayırmakta güçlük çekiyordum.
On yedi elli altı;
Bir silahın ateş aldığını duydum. Tanrım onu neden benden ayırdın?
On yedi elli altı;
Masada duran bira şişesini elime aldım…
Yattığım yerde hiç kımıldamıyordum. Sabahın erken saatlerinde uyanmış, aklımdan geçen tek şey Eleanor’du. Eleanor’un yanına gitmek istiyordum. Onunla vakit geçirip onunla gülmek istiyordum. Çok uzak bir ihtimal, sadece bir hayal gibi geliyordu. Telefona uzanarak saate baktım. Güneş kendisini daha yeni gösteriyordu. Yataktan ayrıldıktan sonra üzerime bir ceket geçirdim ve evden ayrıldım. Basamakları ikişer üçer iniyor, bir yere yetişmeye çalışıyordum. Dışarıya çıktığımda soğuk havayı hissetim. Önemsemeden doğruca arabamın yanan gittim. Arabaya bindiğimde duraksadım. Yaptığım şeyi düşünüyordum. Kafamın içerisinde yaptığım şeyin mantıklı ya da mantıksız olduğu ile ilgili tartışma dönüyordu. İki elimi direksiyonun üzerine koydum. Doğruca karşıya bakıyor ve nefes alıp veriyordum. Düşünmeye devam ettikçe yapacağım şeyin mantıklı bir tarafını göremez oldum.
Ama mantıksız olmasına rağmen yapmak istiyordum.
Arabayı çalıştırdım. Bu saatte yollar bomboştu. Bildiğim yolu hızlıca gidiyordum. Çok geçmeden istediğim yere vardım. Arabayı yolun ortasında durdurdum. Derin bir nefes aldım. Eleanor’un oturduğu eve bakıyordum artık. Bunu gerçekten yapacaktım. Eleanor’u arayacak ve dışarıya çıkmasını söyleyecektim.
Evin kapısına bakarken kapının aralandığını gördüm. Sonunda Eleanor geliyordu. Üzerinde pijama takımı, saçları ise gelişi güzel toplanmıştı. Bahçenin ortasındaki taşlı yoldan arabaya doğru yaklaşıyordu. Yanıma geldiği zaman, seni çağırdım çünkü…
Bunun olacağına inanmıyordum.
Elimdeki telefona bakmaya devam ediyordum. Rehberden Eleanor’u bulmuş, öylece bekliyordum. Sadece küçük bir tıklama yapmam gerekiyordu. Sonra Eleanor ile konuşacaktım ama ben o kadar cesur değildim.
…ve öfkeyle karşı duvara fırlattım.
Neden! Neden Eleanor ölmüştü? Her şey çok güzelken, birlikte mutluyken ölmek zorunda mıydı? Tanrım cevap ver! Neden böyle bir şey yaptın? Kader dediğimiz böyle bir şey mi? Sadece ölmesi gerektiği için mi öldü?
Şu ana kadar bastırıp yok saydığım öfkem, gün yüzüne çıkmıştı. Eleanor’un ölmesini hiçbir zaman istemedim. Onca ölmesi gereken insan varken bu Eleanor olamamalıydı. Bunu kabullenemiyordum. Öldüğünü kabullenemiyordum. Bir başıma kaldığımı kabullenemiyordum. Gittikçe daha fazla öfkeleniyordum. Bir şeyleri kırıp yıkmak, öfkemi atmak istiyordum.
Masanın önünde dikiliyor, karşı duvara bakıyordum. Eleanor astığı yedi fotoğrafın üç tanesi yere düşmüştü. Yarısı dolu şişe çarptığı yeri ıslatmış, duvarın biraz daha koyu görünmesine sebep olmuştu. Bira yavaşça duvardan süzülürken arkasında ince bir şerit iz bırakıyordu.
Eleanor arabaya bindiği sırada geçen günü düşünüyordum. İçten içe kendime kızıyor ama bir şey söyleyemiyordum. Sorun tam olarak buydu. Hiçbir şey söyleyemiyordum. Hemen yanımdaydı, ben ise ağzımı açamıyordum. Beni bırakıp gitmesinden korkuyordum. Bir daha benimle konuşmazsa ne olurdu?
“Russell iyi misin?” Kendime geldiğimde biraz yalpaladım. Hızlıca Eleanor’a baktım. “Russell?”
Gözlerim gözlerinde sabitlendi. Konuşabildiğimde ağzımdan iki kelime çıktı. “Ben iyiyim.”
Arabayı çalıştırıp üniversitenin çıkışına sürdüm. İçeride duyulan tek ses motorun sesiydi. Eleanor bir müzik açmamıştı. Tek kelime dahi etmeden ilerliyorduk. Eleanor benim bir şeyler sakladığımı düşünüyordu. Camdan dışarıya bakıyor, sessiz sedasız oturuyordu. Onlarca geçtiğim yoldan bir kez daha geçiyordum. Yolun sonunda Eleanor’u eve bırakacak ve geri dönecektim. Gerçekten bunu mu istiyordum? Daha fazlası yok muydu?
“Bugün müzik açmayacak mısın?”
“Sanırım bugün müzik dinlemek istemiyorum.” Başını camdan ayırmadan söylemişti.
Her şeyi bir kez daha mahvetmiştim. Sokaklar arkamızda kalırken düşünüyordum. Gerçekten bunu mu istiyordum? Şu an emin olduğum bir şey varsa o da bunu istemiyor olmamdı. Eleanor ile mutlu olmak istiyordum. Sokağın sonunda sağa dönmem gerekirken sola döndüm. Göz ucuyla Eleanor’un bana baktığını gördüm.
İçimdeki ateş yanmaya devam ediyordu.
Kendime geldiğimde odanın ortasında dikeliyordum. Masayı kenara fırlatmış, köşede duran kitaplığı devirmiştim. Üzerinde duran eşyalar odanın her bir yerine saçılmıştı. Önüme ne geldiyse tekmelemiştim. Odanın diğer ucuna savrulmuş kitaplar vardı. Kitaplarımın arasında duran bilgisayarımı fark ettim. Ekranın üst köşesi çatlamış görünüyordu. Kullanılıp kullanılacağını bilmiyordum. Şimdi bunu önemsemiyordum. Sağ elimin zonladığını hissettim. Kaç sefer duvara öfkeyle vurduğumu hatırlamıyordum.
İçimde ateş yanmaya devam ediyordu.
Yol boyunca bu manzarayı kaçıracağımızı düşündüm ama arabayı durdurduğum zaman Eleanor ile karşımdaki harika gün batımına bakıyorduk. Eleanor daha fazla beklemeden arabadan indi. Uçurumun yanına doğru ilerliyordu. Bende arabadan indim ve Eleanor’un yanına gittim. Tek bir kelime etmeden güneşin batışını izliyorduk. Son güneş ışığı altımızda kalan şehrin binaları arasından sızıyordu. Şehrin ışıkları açılıyor, güneş ışığı üzerimizde yükseliyordu. Boynumuzdan yüzümüze geçti. Sarı ışık gözlerimi dolduruyordu. Bir an yaşadığımı hissettim. Eleanor’a baktım. Şimdi onu yüzü de gülüyordu. Birkaç dakika sonra güneş tamamen yok olacaktı. Yavaş yavaş güneş ışıkları kayboluyor, yerini karanlığa bırakıyordu.
“Burada böyle bir manzara olduğunu bilmiyordum.”
“Bende yaklaşık bir yıl önce öğrendim. Arkadaşımla bir gün dağlarda araba sürerken denk geldik. O günden beri zaman zaman buraya geliyor ve içiyoruz.”
Uçurumdan aşağıya bakmaya başladı. Gözünü ayırmadan bakıyordu. Dikkatini çeken şeyin ne olduğunu merak ettim. Baktığı yere bakmaya başladım. Neye baktığını göremiyordum. Uçuruma doğru bir adım attım. Önünü görmeden düşeceğinden endişelendim. Kolundan tutup uçurumun kenarından uzaklaştırdım.
“Dikkat etmelisin. Nereye bakıyordun?”
“Üzgünüm, bir an dalıp gitmişim. Aşağıda hareket eden bir şeyin olduğunu gördüm.”
Eleanor’un kolunu bıraktım. “İyisin değil mi?”
“İyiyim, gün batımını görmek iyi hissettirdi.”
Arabanın yanına ilerledim. Kapıyı açmak üzere Eleanor’a seslendim. “Gidelim mi?”
“Burayı sevdim, biraz daha durmak istiyorum.”
Kapının kolunu bıraktım. Açık camdan içeriye sarkıp arabanın farklarını yaktım. Kendimi geri çektiğimde Eleanor’a baktım. Uçurumun başında dikelmiş, uzaklara bakıyordu.
Kafamın içerisinde dönüp duran tek bir şey vardı ve her saniye gittikçe kuvvetleniyordu. Ben hala neden burada duruyordum. Yaşamak için bir sebebim var mıydı bu boş dünyada? Hayatımı cennete çeviren, varlığı ile bana huzur veren kişiyi artık göremiyordum. Bir ailem vardı… Bir ailem vardı. Bu ne kadar umurumdaydı. Babam her zaman olduğu gibi hayatına devam ederken üzülecek olan annem olacaktı. Bir hafta, bir ay, belki daha fazla ama sonunda alışacaktı. Kabul edecekti benim öldüğümü. Hayat kesinlikle böyleydi. Bir gün gelecek ve bir oğlu olduğunu hatırlayacaktı. Birçok şeyi ise hatırlamayacaktı.
Saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri, haftaları, ayları, yılları geride bıraktıkça bende unutacaktım. Onlar gibi, hayat kesinlikle böyleydi. Bunu istemiyorum, böyle olmasını istemiyorum, unutmak istemiyorum.
Yalnız olmak istemiyorum.
Senin yanında o gülümsemeni bir kez daha görmek istiyorum. Gülümsemen ile içimi ısıtıp her ne olursa olsun ‘Her şey yolunda.’ dediğini duymak istiyorum.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Dizlerimin önündeki parçalanmış cam çerçeveye bakıyordum. Ne kadar da mutluyduk; O ve ben. Şimdi tek görebildiğim ölümdü. Ona kavuşmanın anahtarıydı bu. Ufak bir acı hissedecektim ama buna değerdi. Çerçevenin hemen yanında kırılmış bira şişesini elime aldım. Kırık şişeyi bileğime yaklaştırdım. Kesecek ve kanın yavaş yavaş akmasına izin verecektim. Kafamın içerisindeki sesleri duyabiliyordum. Her bir ses doğru şeyi yaptığımı haykırıyordu. Bileğimde camın sivri ucunu hissettim. Geri dönüş yoktu artık. Derin bir kesik atmak üzere bir nefes aldım. Tek doğru yol buydu.
‘Yapma!’
Gözlerim sonuna kadar açıldı. Hızla etrafıma bakınıyordum. “Eleanor? Eleanor neredesin?”
‘Yanlış yapıyorsun Russell.’
Kırık şişeyi bıraktığım gibi ayağa kalktım. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum. “Neredesin Eleanor? Senin yanına geleceğim.”
‘Bunu aklından çıkar lütfen.’
Ses mutfaktan geliyordu. Eleanor’u görebilmek umudu ile hızlıca mutfağa girdim. “Senin yanına gelmek istememin neresi yanlış?”
‘Russell lütfen.’
Odadan gelen senin peşinden gittim. Hızlıca etrafıma bakınıyor, Eleanor’u görebilmeyi bekliyordum ama o burada değildi. O hiçbir zaman burada olmamıştı.
Gecenin karanlığında arabayı Eleanor’un evini önünde durdurdum. Kısık sesli bir müzik çalarken ikimizde sessizce oturuyorduk. İkimizde bir diğerimizin konuşmasını bekliyordu. Geceyi aklımdan geçiriyordum. Özgürce konuşuyor ve kahkahalar atıyorduk. Kimse bizi rahatsız etmeden manzaranın tadını çıkarıyorduk. Artık sözün bittiği yerde kaportada oturuyor, yıldızlara bakıyorduk ve o an Eleanor başını omzuma yasladı.
Yavaşça Eleanor’a döndüm. Aramızdaki sessizliğin daha da uzamasına izin vermedim. “Güzel bir gündü.”
Eleanor bana bakmıyordu ve bir sorun vardı. Sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Eleanor sessizliğini korumaya devam ederken hızlıca bana baktı. Ne olduğunu anlayamadan yüzüme yaklaşarak beni dudağımdan öptü. Onun yumuşak dudaklarını hissetmek mükemmel bir duyguydu.
Yüzünü uzaklaştırırken gözlerimin içerisine bakıyordu. “Her şey için teşekkür ederim.”
Başka bir şey demeden arabadan indi ve uzaklaşmaya başladı.