3. Gün

‘Seni seviyorum.’

“Sus, sus lütfen. Sen gerçek değilsin.”

‘Yanında olduğumu görmüyor musun?’

Hayır, hayır… Bu gerçek değildi! Eleanor öldü, o artık yok. “Sen, sen yalnızca kafamda kurduğum bir hayalsin.”

Sesler her yerdeydi. Sesleri durduramıyordum. Her bir ses evin bir başka yerinden geliyordu. Gözlerim hızlı hızlı odanın içerisinde dönüp dolanırken duvarlar üzerime gelmeye başladı. Duvarlar gözlerimin önünde büyüyor, beni korkutuyorlardı. Üzerime üzerime gelmeye devam ettikçe nefes almakta zorlanmaya başladım. Geniş odanın içerisinde adım atacak bir yer dahi yoktu. Kapana kısılmış gibiydim. Bir çıkış göremiyor ve korkuyordum. Sırtımı duvara yasladım. Zar zor nefes alabiliyordum. Nefes almam gerekiyordu. Buna ihtiyacım vardı.

Sonuna kadar açılmış gözlerle etrafa bakarken dış kapıyı gördüm. Bir adımda kapının yanına vardım. Kendimi atabildiğim gibi dışarı attım. Duvara çarpa çarpa basamakları iniyordum. Ara katta, diğer merdivene geçmek üzere duvara çarpmamla beraber yere yıkıldım. Duramazdım, sesler beni takip ediyordu. Şimdi duramazdım… Apartmandan ayrıldığımda koşturmaya devam ettim. Her şeyden kaçıyordum.

Beklerken Eleanor’a en son attığım mesaja bakıyordum. ‘Yarın farklı bir şey yapmak ister misin?’ İçim içime sığmıyordu. Eleanor beni öpmüştü. Bu gerçekti. Eve gittiğim gibi Eleanor’a yazmıştım. Cevap hiç gecikmeden gelmişti. ‘…yerde buluşalım.’

Eleanor’un karşıdan geldiğini gördüm. Bir şey farklıydı. Ne olduğunu ilk başta anlayamadım. Yüzünde o tatlı gülümsemesi, gözlerinin içerisindeki ışıltı, her şey normal görünüyordu. Yaklaşmaya devam ettikçe farklı olan şeyin ne olduğunu anladım.

Yanıma geldiğinde birbirimize sarıldık. “Dün öylece çekip gittiğim için özür dilerim.”

“Sorun değil, şimdi buradasın.” Birbirimize bakmaya devam ederken göz ardı edemediğim bir şey vardı. “Saçın…”

“Yo-Yoksa kötü mü olmuş?”

“Harika olduğunu söyleyecektim.” Yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. “Yeşil sana yakışmış.”

Eleanor’dan kaçmayı başarmıştım. Onun sesini duymuyordum. Sonunda rahat bir nefes aldım. Artık güvendeydim. Ses çıkarmadan dinleniyordum. Ufak bir dinlenmenin ardından sağımı solumu kontrol ettim.

“Russell, ağacın arkasında olduğunu biliyorum.” Ağacından çıktığım gibi kaçmaya başladım. “Bu sefer kaçamayacaksın.”

Üzerime atlaması ile ikimizde yemyeşil çimenlerin yuvarlanmaya başladık. Ben onun ellerinden kurtulmaya çalışırken o, beni sıkıca tutmaya çalışıyordu. İkimizin de pes etmeye niyeti yoktu. Yuvarlanmayı kesince ben Eleanor’un üzerinde duruyordum. Ellerimi tutuyor, gözlerimin içine bakıyordu. Yuvarlandığımız sırada topladığı saçı yemyeşil çimenlerin üzerine saçılmış, güneşi anımsatıyordu. Oyun burada bitmişti ve ben, böyle bir güzelliğe kaybetmiştim.

“Seni yakaladım.”

O an yapılacak en iyi şeyi yaptım. Eleanor’un yanına uzandım. “Evet, yakaladın.”

Uçsuz bucaksız görünen yolu takip ediyordum. Arabada müzik çalıyordu ve Eleanor yanımda oturuyordu. Bu yolculuk diğerleri gibi değildi. Şu an çok mutluydum. Yol, müzik ve biz vardı.

Eleanor’un telefonu ile uğraştığını gördüm. “Eleanor video mu çekiyorsun?”

Kamerayı bana çevirdi. “Geleceğe güzel bir video bırakmak istiyorum.”

Onun söylediği söz karşısında dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Eleanor’un gözleri pırıl pırıl parlıyordu. O gözlere daha da bakmak istesem de gözlerimi yola çevirdim. Eleanor telefonu sallayarak müziğe eşlik ederken bende direksiyona vuruyordum. Ritimle beraber Eleanor’a eşlik ediyordum.

Yeni bir müziğe geçtiğimizde Eleanor bana seslendi. “Hey, Russell, sende bana eşlik etmelisin.”

“Eşlik ediyorum.” Hiçbir şey yapmadan yalnızca yüzüme bakıyordu. “Yanlış bir şey yapıp yapmadığımı düşünüyordum. “N’oldu?”

Son dediğimin üzerine daha da kızmış gibi şoför koltuğunda beni sıkıştırmaya başladı. Kapıya dayanmış kendimi toparlamaya, diğer yandan arabayı kontrol etmeye çalışıyordum. “Mızıkçılık yapma, ne demek istediğimi anladın.”

“Araba kullanıyorum Eleanor.”

Sıkıştırmaya devam ediyordu. “Bana eşlik edecek misin?”

“Pekala.” Bunu bir an önce üzerimden kalkması için söylemiştim.

Eleanor üzerimden kalktıktan birkaç saniye sonra kaçamak bir bakış attım. Eleanor yalnızca bana bakıyor ve müziğe eşlik etmemi istiyordu.

Pıt…

Pıt…

Pıt…

Ne kadar da mutluyduk beraber. Gökyüzünü seyrediyor ve her anın böyle olacağını düşünüyorduk. Ne kadar da aptalmışız. Şimdi seni göremiyorum. Her şey o kadar karanlık ki sensiz. Karanlığın içerisinde bir oraya bir buraya savruluyorum. Kayboldum, nereye gideceğimi bilmiyorum.

Pıt… Şiddetli bir ses duyuyorum.

Ayaktayım ama aynı zamanda düşüyorum. Görüyorum ama aynı zamanda körüm. Duyuyorum ama aynı zamanda sağırım. Yaşıyorum ama aynı zamanda ölüyüm.

Pıt… Şiddetli ses daha da belirginleşiyor.

Korna sesi duyuyordum. Biri sonuna kadar kornaya basıyordu. Neden basıyordu, sorun ne olabilirdi? Yalnızca ayaklarımın ucunu görüyordum. Görebildiğim başka hiçbir şey yoktu. Etrafımda ne olduğunu, nerede olduğumu bilmiyordum. Yağmur… Başıma düşen yağmur damlalarını hissetmeye başladım. Yağmur altında sırılsıklam olmuştum.

Korna sesini bir kez daha duydum. “Yolun ortasından çekilsene, seni salak!”

Karanlığın içerisinde ayakta bekliyor, ayak ucuma bakıyordum. Beynim bomboştu. Tek bildiğim birinin geleceğiydi ve beni kurtaracaktı. Sağ taraftan gelen güçlü beyaz ışığı fark ettim. Bu onun ışığıydı, beni kurtarmaya gelmişti. Onu görebilmek istiyordum.

“Çekilsene salak!”

Karşımda bir araba ve zar zor seçebildiğim şoförü vardı. Arabanın güçlü ışıkları karşısında gözlerimi kıstım. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Sonunda yolun ortasında durduğumu fark ettim. Şoför bana bağırmaya devam ettiği sırada yolun ortasından çekildim.

Arabanın içerisinde Eleanor ile karşımızda duran denize bakıyorduk. Dalgalanan deniz ile beraber kıyıda köpükler oluşuyordu. Denizin sakince dalgalanışı insana huzur veriyordu. Ufuk çizgisinin ardına uzanıyor gibiydi. İnsanın baktıkça bakası geliyordu. Eleanor gözlerini ayırmadan dışarıya çıktı. Gözlerini bir saniye bile denizden ayırmıyordu. O dışarıya çıktığı zaman bende arabanın içinde durmadım.

“En son ne zaman denizi gördüğümü hatırlamıyorum.” Gözlerini denizden ayırıp bana baktı. “Teşekkür ederim.”

İçimdeki ses, bir şeyleri doğru yaptığımı söylüyordu. Tekrar denize baktım. Bu gerçekten güzel bir histi. Sonra daha ne kadar arabanın yanında dikeleceğimizi düşündüm. “Hadi denizin yanına gidelim.”

Küçük bir yamacı indiğim gibi kuma ayak bastım. Eleanor inmek üzere yavaş yavaş ayağını uzatıyordu. Kaymaya başladığı zaman yamacın ucunda yakaladım onu. Beraber denizin yanına yürümeye başladık. Dikkatimi çeken, yerdeki taşları topluyordum. Sahil boyunca bizim dışımızda kimse yoktu. Denizin yanına vardığımızda kıyıya çarpan dalgalar ayağımızın yanına geliyordu. Eleanor eğilip elini ıslattı.

“Bu harika bir şey.” Elimde biriktirdiğim birkaç taşı denize atıyordum. “Kokusu bile bir başka.”

Ayağa kalktı ve öylece ileriye baktı. Bakışlarında düşünceli tavrı görünüyordu. O bakışların ardında ne sakladığını merak ettim. Bir taşı daha denize attım. Ona biraz zaman vermeliydim. Elimdeki son taşı da denize attım.

Eleanor bana baktı ve hızlıca ayakkabılarını çıkarmaya başladı. “Ne yapıyorsun?”

“Buraya kadar gelmişken denize girmeyeceğimizi söyleme bana.”

Ayakkabılarını çıkardıktan sonra üzerindeki kıyafeti çıkardı. Şimdi pantolonun düğmesini açıyordu. Beyaz teni ve beyaz sütyeni gözler önündeydi. Bir an ne yapacağımı bilemeyip yere baktım. Fermuarını açtığını duydum. Sonrasında ise pantolonunu indirdi. Eleanor’a baktığımda beyaz iç çamaşırları ile tam karşımda duruyordu. Yüzümün alev aldığını hissettim. Nasıl göründüğüm konusunda hiçbir fikrim yoktu. Eleanor’un güzelliği karşısında nutkum tutulmuştu.

“Ço-Çok güzel görünüyorsun.”

Karşımda kıkırdamaya başladı. Ne için güldüğünü anlayamadım. İltifat için mi gülümsemişti yoksa bana mı gülüyordu. Ne olduğunu soramadan elindeki pantolonu da tişörtü ve ayakkabıların üzerine atması ile denize doğru koşturmaya başladı. Yerdeki kıyafetlerine bakıyordum. Darmadağın bir şekilde kumun üzerinde duruyordu. Eleanor’a tekrar baktığımda dizlerine kadar suya girmişti. Eleanor’a bakarken gözüm kalçalarına kaydı.

Arkasına dönerek bana el salladı. “Daha orada ne kadar bekleyeceksin?”

Üzerimdekileri çıkardığım gibi Eleanor’un peşinden koşturmaya başladım.

Ne kadardır yürüyordum yağmurun altında? Hiç bitmeyecek bir yolculuktu benim ki. Onu şehrin sokaklarında arıyordum. Asla bulamayacağımı bile bile, yalnızca kendimi kandırıyordum. Onu nerede bulabileceğimi çok iyi biliyordum ama oradan uzak duruyordum. Bir umut, onu şehrin sokaklarında arıyordum.

Denizin kıyısında otururken dalgalar bacaklarımıza vuruyordu. Öylece denizi seyrediyor ve gülümsüyorduk. O an fark ettim, o gülümsemenin ardında ki gerçeği; Gülümseme her şeyi saklamak için bir kılıftı.

Eleanor’un gözlerinin içine baktım. Onunla ilgili tüm gerçeği öğrenmek istiyordum.

Onu hiçbir yerde bulamamıştım. Evin önüne geldiğimde saatler önceki halimden daha kötüydüm. Yol boyu Eleanor’u düşündüm, bir saniye bile onu düşünmeyi bırakmamıştım. Acı, gece boyunca peşimdeydi. Ölüm gibi sessizdi ama her zaman beni izliyordu.

Hayalin ardındaki bir gerçek, gerçekleştirememenin acısı olabilirdi. Gülümsemenin ardındaki bir gerçek, burkuk bir kalp acısı olabilirdi. Ölümün ardındaki bir gerçek, bir daha sarılamayacağını bilemenin acısı olabilirdi. Saatlerce yürümenin ardından vardığım gerçek; Her bir gerçeğin beraberinde acı getirdiğiydi.

Dış kapıyı açtım ve karanlık odaya adım attım. Her şey normal görünüyordu. Duvarlar hareket etmiyordu. Kapıyı arkamdan kapattım. Üzerimi değiştirmek üzere dolabımı yanına ilerlerken telefonumun ekranının yanıp söndüğünü gördüm. Telefonu elime aldım. İki cevapsız arama, bir mesaj görünüyordu. ‘Yarın seni görmeye geleceğim.’ Telefonu geri bırakıp kendime kuru kıyafetler çıkardım.

“İyi misin?”

Ağzından çıkan tek kelimeydi. “İyiyim.”

Aynanın karşısında kendime bakıyordum. Gözlerimi yansıtıyordu. Bu gerçekten kaçarak banyodan ayrıldım. Koltuğa oturdum ve karşı duvara baktım. Hemen karşımda kurumuş bira izi duruyordu. Gözümü bira izinden ayırmıyor, olanları anlamlandırmaya çalışıyordum. Her şeyden önce tek başımaydım. Eleanor ile tanıştım, sevgili olduk. Sonsuza kadar mutlu olacağımızı düşünüyorduk. Sonra ölüm geldi ve onu aldı. Sıradaki benim ölümümdü. Günler ve yıllar… Ölümün geleceği tarih belirsizdi. Bugün de olabilirdi, yarında… Ya da her şeyimi geride bırakırdım yıllarım için.

Başım ağrımaya başladı. Koltuğa doğru uzandım. Başımı koltuğun kenarına yaslayınca kurumuş bira izine bakmaya devam ediyordum. Bir şey yazıyordu sanki üzerinde, bana bir mesaj veriyordu.

Unutma asla.

Gözlerimi açtığımda onun gözleri, gözlerimin önünde belirdi.

Aynı dersi üç kez ardı ardına koyan sisteme söyleniyordum. Hoca, tahtanın önünde zorunluluktan ders anlatıyordu. Zihnini okuyamıyordum ama emin olduğum gitmek için can attığıydı. Ben de bu aptal dersin bitmesini bekliyordum. Her geçen saniye can sıkıntısından ölüyordum. Karaladığım beşinci resimden sonra başımı yasladım. Hocanın belli belirsiz sözleri eşliğinde kalemim ile oynuyordum.

Bir, büyük bir can sıkıntısı gibiydi.

İki, ders bittiğinde kendime geleceğimi düşünüyordum.

Üç, yanılıyordum. Patlamaya hazır bir bombaydım.

Aniden başımı sıradan kaldırdım. Etrafıma hızlı hızlı bakmaya başladım. Hoca ders anlatmaya devam ederken sınıfın yarısı sabırla dinliyordu. Diğer yarısı başka şeylerle uğraşıyordu. Biraz daha burada durursam kafayı yiyecektim. Aşırı bunalmış ve sıkılmıştım. Ne yapabileceğimi düşünüyordum. Telefonu cebimden çıkarıp saate baktım. Burada yirmi yedi dakika daha oturamazdım.

Telefon titredi. Gelen mesaja baktım. ‘Seni bahçede bekliyorum.’ Gelen mesaja bakakaldım. Şu an aradığım böyle bir şeydi. Kendimi rahatlamış hissettim. Artık bekleyecek bir sebebim vardı. Sakince dersin sonunu bekledim.

Aldığım paraları çantama doldururken ileride küçük kızın sesi çok fazla çıkıyordu. Elimdeki silahı kıza doğrultup sesini kesmesi için bağırıyordum. Küçük kız sesini kesmek yerine daha da ağlıyordu. Bağırdığım sırada buradan gitmek istediğini söylüyordu. Sinirlerim gerilmiş, tetiğe basmak üzere…

Hemen küçük kız ile silahın arasına girerek küçük kızı arkama sakladım. Hırsız bağırmaya devam ediyordu. Sakin olmasını söylüyordum. Bir kasa para çantasındaydı. Sorun çıkarmadan gitmesini istiyordum. Küçük kızı bir silahtan nasıl koruyabileceğimi düşünüyor, tanrıya küçük kızı koruması için dua ediyordum. Kıyafetlerimden tuttuğunu fark ettiğimde…

Ağzımı kapattım. Bir elimle önümdeki ablanın kıyafetlerinden tutuyor, diğer elimle ağzımı kapatıyordum. Çok korkuyordum, kötü adamın elinde bir silah vardı. Ablanın sözleri bana güven veriyordu. Buradan beraber kurtulacağımızı söylüyordu. Ona inanıyordum, o benim kurtarıcımdı. Ablanın arkasında saklanırken…

Onları görebiliyordum. Hemen önümde duruyorlardı. Hırsız silahını Eleanor’a doğrultmuş, bağırmaya devam ediyordu. Eleanor küçük kızı arkasında korumaya çalışırken hırsıza karşı duruyordu. Gitmesi gerektiğini, istediğini aldığını söylüyordu. Hırsız kontrolsüzce silahını sallıyordu. Eleanor’un gözlerindeki endişeyi gördüm. O da biliyordu olacakları. Silah bir kere göründüyse patlamalıydı. Bu bir kuraldı. Ben yalnızca uzaktan izliyordum. Bir şey yapabilecek olsam…

Tetiğe bastığım gibi kızın nefesi kesildi. Gözleri sonuna kadar açıldı. Hiç kimseden ses çıkmıyordu. Kızın gözleri içine bakarken saniyeler sonra ayakları daha fazla onu taşıyamadı.

Soğuk zemin iliklerime kadar işliyordu, üşüyordum. Neden yerde olduğumu, neden ayağa kalkamadığımı idrak etmesi kolay değildi. Az önce silahın ateşlendiğini duydum ama canım yanmıyordu. Yalnızca üşüyordum, çok fazla üşüyordum.

Hemen önümde dikilen abla, şimdi ayaklarımın ucunda yatıyordu. Yerde kıvranıyor, zar zor nefes almaya çalışıyordu. Hayatını benim için vermişti. Onun hayatı gözlerimin önünde sonlanırken ben yalnızca izliyordum.

Tüm olanlar hırsızın suçuydu. O silahı ateşlemeseydi, o paraları alıp gitseydi, o marketi soymasaydı. Eleanor yaşıyor olacaktı.

Küçük kızın da suçu vardı. O çenesini kapalı tutabilseydi, o markete hiç gelmemiş olsaydı. Eleanor yaşıyor olacaktı.

Eleanor da suçsuz değildi. Diğer insanları bu kadar umursamasaydı. Yaşıyor olacaktı.

Hareketsizce yatan Eleanor’un başının kımıldadığını gördüm. Yüzü bana döndüğünde gördüğüm şey beni korkuttu. Eleanor’un yüzü yerine kendi yüzümü görüyordum. Eleanor’un kırmızı saçları yüzümün etrafını sarıyordu. Hemen küçük kıza ve hırsıza baktım. Eleanor’u izleyen de elinde silah tutan kişi de bendim. Üçü birden gözlerimin içine bakıyordu. Korkuyla geriye bir adım attım.

Gözlerimi kapadığımda onun gözleri, gözlerimin önünden silindi.

“Ama neden?”

“Resimlerimi başkasına göstermek istemiyorum.” Elimde tuttuğum deftere geri baktım.

Deniz kenarında Eleanor ile oturduğumuz anın bire bir aynısını çizmişti. Resmin merkezinde ben vardım. Hemen yanımda Eleanor, beraber denize bakıyorduk. Deniz hafif dalgalıydı ve bulutsuz bir gökyüzü vardı. O gün olmayan iki şey resme dahil edilmişti. Birincisi, benim elime iliştirilmiş güldü. İkincisi, Eleanor’un arkasında kalan, resmin kenarına doğru uzaktan bize bakan bir karga duruyordu. Çok uzakta değildi. Biz, onun bizi izlediğinden habersiz denize bakıyorduk.

Eleanor’a tekrar baktım. Gül ve karga biraz sırıtıyor olsa da resim çok iyiydi. Eleanor’un resimlerini kesinlikle başkaları da görmeliydi. Gül insanlar için estetik güzellik oluşturuyorken, karga ölümü çağrıştıracaktı. Bundan ötesini bilmeyeceklerdi.

Elimdeki defteri masanın üzerine koydum. “Ders başlamadan önce bir kahve daha içmek ister misin?”

Eleanor’un sorduğu soruyu duymuştum ama gözlerimi defterden ayıramıyordum. Sonunda kendime gelebildiğimde cevap vermeyi başardım. “Neden olmasın.”

Eleanor yanımdan uzaklaşırken arkasından dalgın dalgın bakıyordum. Aklıma bir fikir gelmişti. Yalnızca bunu yapıp yapmama konusunda emin olamıyordum. Masanın üzerindeki deftere bakıyordum. Orada, öylece duruyor ve beni kışkırtıyordu. Emin olmadığım bir şekilde bir kez daha Eleanor’a baktım. İleride kahvelerimizi almak için bekliyordu. Eleanor’a biraz daha baktığımda emin olmuştum. Yaptığım şey onun içindi. Defteri elime alıp iki resmini yırttım. Güzelce katladıktan sonra ceketimin cebine koydum.

Avucuma dolan suya bakıyordum. Dolup taşmaya başlayınca suyu yüzüme çarptım. Kendime gelmeye çalışıyordum. Gördüklerim karşısında afallamıştım. Kontrolümü yavaş yavaş kaybederken beynim bana oyunlar oynamaya başlamıştı. Eleanor’u ben öldürmemiştim. Kendi kendime sayıklayıp duruyordum. Akan çeşmenin altına ellerimi tekrar götürdüm.

Yüzümü durulamadan banyodan ayrıldım. İçeriye sızan gün ışığı yeni günün habercisiydi. Zamana dur diyemiyordum. Zaman akıp gidiyor, onu durduramıyordum. Dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci gün gelecekti ve ben daha sonra saymayı bırakacaktım.

Koltuğa yöneldiğim sıra karnım guruldadı. Bu tüm açlığımı hissetmeme sebep oldu. Karnımın içi bomboştu. Günlerdir adam akıllı bir şey yememiştim. Karnım ne kadar aç olursa olsun, hiçbir şey yemek istemiyordum. Karnımın açlığına dayanabilirdim. Açlığımı umursamadan koltuğa oturdum. Yarım kalmış hayatıma nereden başlayacaktım? Canımın sıkkın olduğunu kim anlayacaktı. Kim bana ‘Neyin var?’ diye soracaktı? Şu an birinin nasıl olduğumu sormasına ihtiyacım vardı.

Kendimi yerin dibine batmış gibi hissediyordum. Bir daha asla oradan çıkamayacak, her daim orada kalacağımı düşünüyordum. Düşünmekten de öteydi bu, biliyordum. Asla çıkamayacaktım. Hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacaktı. Yüzünü gülümseteceğim, yanına gitmek için can atacağım, yanında her daim mutlu olacağım biri yoktu. İçimde büyük bir öfke vardı. Hırsızı mı yoksa hırsızı oraya yollayan tanrıyı mı suçlamalıydım? Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten tanrı, aciz bir insan tarafından suçlanabilir miydi?

Öfkeliydim, öfkemin en büyüğü de tanrıyaydı.

Elime telefonu aldım ve Eleanor’u aradım. Saniyeler sonra Eleanor’un sesini duyduğum gibi konuya girdim. “Bu akşam bir planın yoksa benim evime gelir misin, sana göstermek istediğim bir şey var.”

“Akşam bir planım yok ama birdenbire çağırmanı anlayamadım.”

“Ansızın sevdiğim kızı görmek istedim.”

Eleanor’un gülümsediğini hayal ettim. “Göstermek istediğin şeyi merak ettim.”

Bir zamanlar boş duvara doğru yürüyordum. Artık o koca boşluğun ortasında bir çerçeve asılıydı. Çerçevenin tam karşısında durdum. Eleanor’un mavi saçlarına bakarken gülümsüyordum.

Zilin çaldığını duydum. Olduğum yerde başımı çevirip kapıya baktım. Bu gerçek değildi, değil mi? Hayal ile gerçek arasında duruyordum. Hayal neydi, gerçek neye deniyordu? Eleanor asla gelmeyecekti bunu biliyordum. Kapı çalmamıştı gerçekte. Aklım bana bir tür oyun oynuyordu. Kapıya bakmaya devam ediyordum. Kapıyı açmaya kalkmayacaktım. Kapının arkasında kimse yoktu. Bir kez daha kapı çalmıştı. Sonra bir kez daha çalacaktı.

Zilin çaldığını duydum. Bekliyordum, tüm bu olanların bitmesini bekliyordum. “Russell, kapıyı açmanı bekliyorum.”

Eleanor? O öldü. Aklım bana oyunlar oynuyordu. Kendimi kontrol etmem gerekiyordu. Kapını arkasında gerçekten Eleanor varsa? Aklımın oyunlarına kapılıp gitmek istemiyordum ama bundan geri kalamıyordum. Ayağa kalktım. Yavaşça kapının yanına doğru ilerliyordum. Kapının yanına vardığımda kapının arkasında karşılaşacağım boşluğu düşünüyordum.

Kapıyı hafifçe açarak aralıktan baktım. Karşımda dikilen kişi gerçek biriydi. “Kapıyı bu sefer de açmayacağını düşünüyordum.”

“Git buradan.” Kapıyı geri kapattığım sırada eli ile engelledi. “Yalnız kalmak istiyorum.”

“İyi olduğunu bilmem gere-”

“Ben iyiyim, bilmene gerek yok.” Öfkemi bastırıyordum. “Beni düşündüğün için teşekkürler. Şimdi gitmeni istiyorum.”

Kapıyı kapatabilmek için uğraşıyordum ama direniyordu. “Kendine zarar vermenden endişe ediyorum.”

Kendime zarar vermek? Bu düşünce kaç defa aklımdan geçmişti kim bilir. Hiçbirinde yapmamıştım ve hala buradayım… Daha fazla kapının açık kalmasını istemiyordum. Bastırdığım öfkem gün yüzüne çıktı. Sertçe kapıyı kapattım.

Derin bir nefes aldım. Her şey kapkaranlıktı. Derin bir nefes daha aldım ve sonra bir kez daha. Aldığım nefes bana yetmiyordu. Çok gergindim şu an. Sakin olabilmek için elimden geleni yapıyordum. Kendime bunu başarabileceğimi söyleyip duruyordum. Bunu başarabilirdim. Bu ne kadar zor olabilirdi? Başımı yasladığım direksiyondan kaldırıp gözlerimi açtım. Dost doğru karşıya bakıyordum. Bu gece benim için büyük bir öneme sahipti. Sakin olmalıydım, yalnızca iki veya üç saat sürecekti. Başımı yolcu penceresine çevirerek görünen eve baktım. Buraya her zaman Eleanor’u bırakmak için geliyordum. Bu sefer diğerlerinde farklı olarak içeriye gidecektim.

İki elimle direksiyonu sıkıyordum. Adeta kendimde bir güç topluyordum. Artık tamam, dediğim an hışımla arabadan çıktım. Gidiyordum şimdi, burada vakit öldürmekten başka bir şey yapmıyordum. Kapının yanından geçtim. Arabanın kapısını kapatmak üzere Eleanor’un evine baktım.

Hızlıca geri koltuğa oturdum. Bunu yapabileceğimi düşünmüyordum. Çıldırıyor, kafayı yiyor, yalnızca uzaktan eve bakmakla yetiniyordum. Cebimden telefonu çıkarıp saate baktım. Eğer biraz daha burada durmaya devam edersem daha fazla geç kalacaktım. Hemen arabanın tepe lambası ile aynayı açtım. Arabanın sarı ışığı altında aynada gözlerime bakıyordum. Tek bir yol vardı benim için. Kıçımı kaldıracak ve o eve gidecektim.

Aynada görebildiğim kadarıyla son kez kravatımı ve siyah takım elbisemin omuzlarını düzettim. Bu sefer gerçekten gidiyordum. Işığı ve aynayı kapattığım gibi arabadan çıktım. Eleanor’un evine doğru ilerliyordum. Her attığım adımda gerginliğim biraz daha artıyordu. Arabaya geri dönmek istiyor ve buradan başka bir yere gitmek istiyordum. Neresi olduğunun bir önemi yoktu. Bir bir eve yaklaşıyordum. Gömleğin boğazımı sıktığını hissettim. Parmağınla nefes alabilecek aralık açtım. Bu bana yetmiyordu. Gömlek hala boğazımı sıkmaya devam ediyordu. Kravatı biraz gevşettim. Boğazım rahatlamıştı fakat ben boğulmaya devam ediyordum. Gerginliğim hat safhadaydı. Şu an kapının önünde duruyordum.

Kapının önünde zile uzandım. Bir an tereddüt etsem de buraya kadar gelmeyi başarmıştım. Zili çaldım. Zil sonlanırken ben düşüncelerimin arasına karışıyordum. Aralarında iyi düşünce bir tane bile yoktu. Her biri günü mahvediyordu. Şimdi ise Eleanor’un gelmesini beliyordum. Bana saatler gibi gelmişken sonunda kapı aralanıyordu. Kapı sonuna kadar açıldığında karşımda Eleanor’u göremiyordum. Onun yerine genç bir kız duruyordu karşımda. O bana bakıyor, ben ona bakıyordum. Gözlerin de sevecen, tatlı bir bakış vardı. Yüzü Eleanor’un yüzüne benziyordu ama biraz daha çocuksu haliydi. Üzerinde bu gece için güzel kıyafetler vardı. Ben onun yanında çok resmi duruyordum.

Bu sessizliği daha fazla uzatmadan sade ve basit bir şekilde söze girdim. “İyi akşamlar.”

“Hoş geldin, bizde seni bekliyorduk.”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Begin typing your search term above and press enter to search. Press ESC to cancel.