Elimdeki telefona kilitlenmiştim. Az önce Eleanor ile konuşmuyor muydum? Şimdi Eleanor neredeydi? O ölmüş olamazdı. Bunu kabul etmek istemiyordum.
Ne gerçek, ne de hayal bunların bir önemi yoktu. Ben kimdim ve neden burada oturuyordum? Şiddetli yağmuru duyuyordum. Damlalar bir bir üzerime düşmeye başladı. Soğuk havayı ciğerlerime çekiyordum. Her şeyden kaçıyordum. Her şeyden gerçekten kaçabilecek miydim? Hemen banyonun ışığını açtım. Aynanın karşısında gözlerimin içerisine baktım. Orada, benim gelmemi bekliyordu.
Aynanın kenarında bana bakan Eleanor’u gördüm. O güzel gülümsemesi gözlerimin önündeydi.
Birazdan Eleanor yanımda olacaktı. Dakikalar, benim için saatlere dönüşürken şık restoran salonunda yalnız başıma oturuyordum. Heyecanımı saklayamıyordum. Masanın üzerinde duran su bardağından bir yudum aldım.
On dokuz için randevulaşmıştık. Kol saatime baktığımda yedi dakika geçmişti. Zaman ilerlemeye devam ediyor, akrep yelkovanı kovalıyordu. Aslında kimin kimi kovaladığı belli değildi. Şimdi sakince yerimde oturuyordum. Eleanor gelecekti, belki trafiğe takılmıştır. Su bardağından bir yudum daha aldım. Dakikalar ilerlemeye devam ederken su bardağını masanın üzerinde gezdiriyordum.
Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Turuncu saçları ile uyum içerisinde bir elbiseyle yanıma geliyordu. Çok güzel görünüyordu. Bu manzara karşısında tutulmuştum. Bardağı hareket ettirmeyi bırakarak tüm dikkatimi Eleanor’a verdim. Masanın yanına yaklaştığında anca oturduğumu fark ettim ve hızlıca ayağa kalktım.
Karşımda mahcup olmuş gözler ile bana bakıyordu. “Seni beklettiğim için üzgünüm.”
“Çok güzel görünüyorsun.”
“Rahatla lütfen, ben senin yanındayım. Uyumanı bekleyeceğim.”
Buraya gelmek her zaman iyi hissettiriyordu. Karşımızda güneş batmaya hazırlanırken arabadan çıktık. Uçurumun yanına yaklaşıyorduk. Güneş ufuktaki dağların hemen üzerinde tam parlaklığı ile göz alırken tüm gökyüzünü turuncuya boyamıştı. Gökyüzünde süzülen ince uzun bulutlar bundan nasibini alıyordu.
“Ne harika bir manzara.”
Yaptığım her şey bu cümleyi duyabilmek içindi. Başımı çevirip Eleanor’a baktım. Gözlerinin içi parlıyordu. Görebileceğimiz en iyi gün batımına bakıyorduk. Etrafımız turuncu ile çevrelenmişti. Eleanor’a seslenmek istedim ama sonra bu güzel anı kelimeler ile bozmaktan vazgeçtim. Manzaranın tadını çıkarmak üzere güneşe döndüm.
Güneş sonunda dağlara dokunmuş, her saniye dağların arkasına saklanıyordu.
Yanımda olacağını söyleyen o sesi duydum. “Günaydın.”
Yanıma doğru geliyordu. Üzerinde benim kıyafetlerim vardı. Kendi kendime gülümsedim. “Günaydın.”
Bir sorun vardı. Eleanor’un neşe saçan yüzü durgundu. Yatağın yanına vardığında yanıma usulca uzandı. Başını göğsüme dayayarak kolları ile sardı beni.
Sorunun ne olduğunu merak ediyordum. “Sorun ne Eleanor?”
Bu soruyu sormamı bekliyormuş gibi hızlıca başını kaldırdı. Gözlerimin içine bakıyordu. Tüm cevaplar oradaydı. “Ben gerçek değilim.”
Her şey çok güzel başlamıştı. Çarpışan arabalar, atlı karınca, dönme dolap… Sonra Eleanor’un işaret ettiği yere baktım. Hemen karşımda kamikaze denen çekice benzeyen garip devasa makineyi gördüm. Başımı göğe kaldırıp makineye bakıyordum. Ne kadar korkuyor olsam da ‘Tamam.’ demekten başka bir şansım yoktu.
Makineye oturduk. Eleanor yanımda bana bakıyordu. Her şey yolunda görünü-
Hayır, hayır… Hiçbir şey yolunda değildi. Kesinlikle inmek istiyor, bağırmamak için kendimi zorluyordum. Yapabildiğim iki şey vardı. Gözlerimi sonuna kadar kapamak ve emniyet kemerine sıkı sıkıya sarılmaktı. Sonunda basamaklardan inerken bacaklarım zangır zangır titriyordu.
Eleanor ile kenarda bir yerde oturuyorduk. Kendime gelmeye çalışıyordum. “Daha iyi misin?”
“Ayaklarım titriyor hala.”
Eleanor gülmeye başladı. “Bugünlük bu kadar yeterli sanırım.”
Ben de gülümsedim. “Yarın ne yapmak istersin?”
“Üniversiteyi fazla aksatıyoruz Russell. Daha fazla dersten kalmak istemiyorum.”
Hazırladığım ekmek arasından bir ısırık alacağım sıra kapı çaldı. Sonunda Eleanor gelmişti. Hemen bir ısırık alarak koltuktan kalktım. Kapıyı açtığım zaman Eleanor sinirle içeriye girdi. “Sorun ne?”
“Sorun ne mi, bir de bana bunu soruyor musun?” Yaptığım yanlışın ne olduğunu fark edememiştim. “Sana resmimi paylaşmak istemediğimi söylemiştim. O bana aitti.”
Tüm taşlar birdenbire yerine oturdu. Üniversitedeki kişilerin pozitif tepkilerinin ardından ben resmi paylaştığımı bile unutmuştum. Sonunda Eleanor da bunu görmüştü. “Ama Eleanor…”
“Ama ne! Sana daha önce söylemiştim, değil mi?”
Koltuğun yanına geçtim. Eleanor’u yatıştırmaya çalışıyordum. “Biraz sakin olama-”
“Hayır, sakin olmak istemiyorum.”
“Harika bir yeteneğin var Eleanor ve sen onu kendine saklıyorsun. İnsanların görmesine izin ver. Sana yardımcı olmaya çalışıyorum.”
“Senin yardımına ihtiyacım yok.” Eleanor’un geleli dakikalar olmuştu ama hemen gidiyordu. Kapıyı açtığında bana baktı. “Yaptığın şey canımı yaktı.”
Saat kaç olmuştu? Saatlerdir odanın ortasında bir o yana bir bu yana gidiyordum. Saatlerce düşündüğüm tek şey Eleanor’du. Aklımdan çıkaramıyordum. Onunla olmak istiyordum. Aklımdan bin bir şey geçiyordu. Gecenin bu saatinde Eleanor’u arayıp hazırlanmasını söyleyebilir ve onu evin önünden alarak uzun bir araba yolculuğuna çıkabilirdik. Beraber müziğe eşlik edebilirdik. Gün doğumuna kadar yol bizi nereye götürürse gider, sonunda günbatımını izleyebilirdik. Ya da evlerine gizlice girebilirdim.
Zihnim gittikçe saçmalamaya başlamıştı. Uykusuzluk kendisini hissettirmeye başladı. Uyumam gerekiyordu ama aklıma daha iyi bir fikir gelmişti. Üzerime ceketi aldığım gibi evden ayrıldım.
“Russell senin iyiliğini düşünüyorum. Kapıyı açman gerekiyor.”
“Hayır! Senin gitmen gerekiyor. Ben iyiyim.”
“Sana yardımcı olmaya çalışıyorum. Telefonda bana Eleanor dedin. Lütfen dostum, bırak sana yardım edeyim.”
Bir şey dememin faydası yoktu. Beni ilk seferde olduğu gibi bırakmaya niyetli değildi. Sinirlerimi yükseltiyordu. Daha fazla sabredemeyecektim. Hemen kapıyı açtım. Göz göze geldik. Gözleri hafif büyümüş, kapıyı açtığıma dair şaşkınlık yüzünden belli oluyordu. Bir şey söylemek üzere ağzını açarken suratına bir yumruk attım. Ansızın yediği yumruk ile birkaç adım sendeledi. Kendisini toparlayıp bana baktığında yüzünde acıyla karışık şaşkınlık vardı. İlk kez arkadaşıma vurmuştum ve kesinlikle bunu hak etmişti. Elini dudağına götürmüş, kanı sildiği sırada ben acıyan elimi sallıyordum.
“Yardımına ihtiyacım yok. Beni yalnız bırak.”
Birkaç kez tıklama sesi ile kendime geldim. Gözlerimi zar zor aralayabiliyordum. Uykulu gözlerimi aralamayı başarabildiğimde karşımda Eleanor’u gördüm. Pencerenin hemen ardında bana bakıyordu. Geriye yatırdığım şoför koltuğunda doğrularak pencereyi açtım.
“Gece boyunca burada mıydın?”
Boynumu kımıldatmakta zorlanıyordum. Şoför koltuğunda saatlerce yatmanın belirtisiydi buydu. “Öyle görünüyor.”
Ellerini birbiri ile kavuşturdu. Bu durumdan çok memnun görünmüyordu. İçten içe gülümsedim. Eleanor’un az ilerisinde, dün gece bahçelerinde yaptığım şey gözlerimin önünde canlandı. Eleanor’un evinin etrafında dolanabilmek için bir yer arıyordum. Penceresini çalacak ve onu uyandırmayı düşünüyordum. Sonra uykusunu bölmemenin daha iyi olacağını düşündüm. Eğer bunu yapsaydım daha fazla kızardı bana.
Eleanor’un yüzüne baktım. “Nereye gitmek istersin?”
“Üniversiteye.” Eleanor’un cevabı hevesimi kırmıştı. Şoför koltuğunu eski haline getiriyordum. “Ama çıkışta bir şeyler yapabiliriz.”
Tık, tık, tık…
Oturma odasında Eleanor’u bekliyordum. Bana beş dakikaya döneceğini, içecek bir şeyler getireceğini söylemişti. Dakikalar olmuştu ama Eleanor geri dönmedi. Odanın içerinde boş yere çalışan televizyon ile beraberdim. Sıkıcı reklamlara bakıyor, Eleanor’un gelmesini bekliyordum. Bir reklamdan diğerine ve sonra bir diğerine geçiyordu.
Ben bu sıkıcı reklamlara bakmak için gelmemiştim buraya. Eleanor’u görmek, onunla zaman geçirmek için buradaydım. Oturduğum koltuktan kalkarak koridora doğru ilerledim. Mutfak biraz ileride kalıyordu. Koridorda ilerlediğim sırada bir bağırma sesi duydum. Daha çok sevinç nidası gibiydi. Mutfağa ilerledikçe sese biraz daha yaklaşıyordum. Mutfaktan hemen önce yanından geçtiğim kapı Eleanor’un erkek kardeşine aitti. Kapı hafif aralıktı. İçeriye bir göz atmaya karar verdim. Karanlık denebilecek bir odaydı. Perdeler sonuna kadar çekilmiş güneş ışığı perdelerin arasından zar zor kendisini gösteriyordu, içeriye girmesine ihtimal yoktu. Odayı aydınlatan tek ışık bilgisayarın monitörüydü.
Monitörün karşısında arkadaşı ile konuşuyordu. “Onları nasıl yendik ama! Kiminle oynadıklarını bilmiyorlar!”
Kulağındaki kulaklıklar ile kendi sesini duymaması, kendini oyuna kaptırması kontrolsüz bir sese sahip olmasına neden oluyordu. Sesi odasından dışarıya taşıyordu. Kapı aralığından oynadığı oyuna baktım ama göremiyordum. Online bir oyun olduğunu tahmin ediyordum yalnızca.
Eleanor’un kardeşini kendi haline bırakarak oradan ayrıldım. Mutfağa ilk girdiğimde gördüklerim beni şaşırttı. Eleanor tezgahtaki bulaşıkları, bulaşık makinesine yerleştiriyordu.
“İçecek hazırlayacağını zannediyordum.”
“Mutfağa gelene kadar öyleydi. Mutfak çok dağılmış ve kirli görünüyordu.”
Masanın etrafından dolanarak Eleanor’un yanına gittim. “Bana seslenebilirdin, sana yardımcı olurdum.”
“Seni uğraştırmak istemedim.”
Telefona baktığımda arayan kişinin annem olduğunu gördüm. Hiç düşünmeden aramayı sonlandırdım. Ne diye arıyordu ki beni? Eleanor’un ölümünden ve ne kadar üzgün olduğundan mı bahsedecekti? Bunlarda yalandan başka bir şey değildi.
Telefon bir kez daha çaldı ve bir kez daha aramayı sonlandırdım.
Sevginin ne demek olduğunu biliyorlar mıydı? Bildiklerini düşünmüyordum. Biliyor olsalardı, şimdi bu şekilde olmazdık. Onlardan bu kadar nefret ediyor olmazdım.
Telefonun bir kez daha çaldığını duydum. Açarak hemen kulağıma götürdüm. “Selam tatlım, olanları yeni öğrendim. Eleanor için çok üzgünüm. Ölmesi…”
“Bir daha beni arama.”
“Tatlım, Russell! Arkadaşın durumunu anlattı. Şu an yalnız kalman iyi değil.”
Telefondan sesler gelmeye devam ederken aramayı sonlandırdım. Yetişkinler her şeyi biliyor olmalıydı. Benim için neyin iyi olduğundan bahsediyordu. Nasıl bir acı içinde olduğumu bilmiyordu. Nasıl bir şeye ihtiyacım olduğunu ben bilmezken onlar nasıl bilebiliyordu?
“Telefonu açmayacak mısın?”
“Hayır.”
“Annen arıyor farkındasın değil mi?” Ailem ile aramın ne kadar kötü olduğunu biliyordu. Bilgisayarda oynadığım oyununa devam ettim. “Annen senin o. Pekala, sen açmayacaksan eğer…”
Bilgisayara baktığım sırada hemen arkada Eleanor’un masadaki telefona uzanıp kulağına götürdüğünü gördüm. “Eleanor, dur ne yapı-”
“Alo, iyi günler size. Ben Russell’ın kız arkadaşıyım.”
Hemen ayağa kalkmış, Eleanor’un etrafında dönüyordum. “Kapat telefonu, Eleanor lütfen.”
“Adım Eleanor, sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Bir süredir oğlunuz ile beraberim. Size söylemedi mi?” Eleanor ile göz göze geldik. Konuşmanın devam etmemesi için telefonu Eleanor’dan geri almaya çalışıyordum. Elimi uzattığımda başını geri çekiyor, boşta kalan eli ile elimi tutuyordu. “Akşam yemeği mi, harika fikir.”
Telefonu geri almanın bir önemi kalmamıştı. Annem, ısrarla telefonu almak isteme sebebimi sonunda dile getirmişti.
Sırtımı koltuğa yasladım. Ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Boş boş elimde tuttuğum telefona bakıyordum. Ortada bir sorun vardı. Tek bildiğim buydu. Bir sorun vardı ve hiçbir şey yapamıyordum. Elimdeki telefona uzun uzun bakıyordum. Aklımdan annemin sözleri geçiyordu. Bana yardım etmeye çalışıyordu. Beni anlamadan, beni bilmeden, beni sevmeden yardım etmesi anlamsızdı. Bana kimse yardım edemezdi. Yardım istemiyordum, istediğim bir şey vardı.
Halk kütüphanesi içerinde Eleanor’u arıyordum. Kitaplarla dolu bu yerde onu nasıl bulacaktım? Şimdi herhangi bir yerde olabilirdi. Eleanor’un ortadan kaybolması için elinde bir kitap olması yeterliydi. Kitabın içerisinde olan birkaç karakter ve bir hikayeydi yalnızca ama o böyle görmüyordu. Bir dünya vardı onun için keşfedilmesi, gidilmesi gereken yerler vardı. Hikayedeki karakterler her zaman onun arkadaşıydı. Onların hikayelerini dinlemeye bayılırdı. Onu kitap okuduğunu gördüğümde sessizce izlerdim. Benim izlediğimi bile fark edemezdi bazen. Tüm bunlar için bir kitap yeterliydi.
Eleanor’u kitapların arasında bulmayı başardığımda kucağında beş altı kitap tutuyordu. “Hey, Eleanor.”
“Senin için bir kitap buldum.” Elindeki kalın kitaplar arasından ince bir kitabı bana uzattı.
Kitabın üzerinde ufak bir çocuk vardı. Sarı saçları darmadağınıktı. Yeşil kıyafetlerin üzerine kırmızı bir kemer takmıştı. Şaşırtıcı olanı ise boyundan biraz daha büyük bir gezegenin üzerinde duruyordu.
Birkaç gün geçmişti ve onu ne kadar da özledim.
Karşımda hareketsiz bir şekilde duran Eleanor’a bakıyordum. Gözlerimi üzerinden ayırmıyordum. Hareket edeceği anı bekliyordum. Gözlerini hiç kırpmıyor, nefes dahi almıyor gibiydi. Bir başkası olsa ölmüş olduğunu düşünürdü.
Eleanor kitap okumaya başladığı zaman ruhu bedeninden ayrılırdı. Her şeyi ile kitabın içerisine girerdi. Bedeni minimum enerji ile hayata bağlı kalırdı. Dikkatli bir göz, göz kırptığını ya da nefes aldığını görebilirdi. Bir göz kırpması bazen sayfanın sonunu bulabiliyordu. Göğüsü ise o kadar yavaş hareket ediyordu ki nefes aldığını görebilmek için kendimi zorlamam gerekiyordu. Onu rahatsız etmek istemiyordum. Koltuğa yaslanmış, ayaklarını masanın üzerine uzatmıştı. Karşımdaki güzelliğe bakarken aklıma bir fikir geldi. Bu anı ölümsüzleştirmek istedim. Eleanor’u çizecektim.
Aklımda dönüp dolanan düşünce ise ben onu çizerken beni ne zaman fark edeceğiydi.
Yavaşa koltuktan kalktım ve eşyalarımın yanına gittim. Geri döndüğümde elimde eskiz defterim, birde kalemin vardı. Eleanor’u çizmeye başladım. Zaman akıp gidiyordu. Ben onu çiziyor, o kitap okuyordu.
Yattığım yerden hızlıca doğruldum. Sonuna kadar açılmış gözlerle etrafa bakıyordum. Görmeyi beklediğim biri vardı. Onu göremeyeceğim korkusu içimi kapladı. Endişe ile seslendim. “Eleanor?”
Korkumun üzerine rahatlatıcı bir ses duydum. “N’oldu Russell?”
Korkumun yerini huzur alırken tekrar arkama yaslandım. O buradaydı, benim yanımdaydı. Aramızdaki mesafe birkaç adımdan fazla değildi. Mutfaktan seslenmişti. “Bir şey yok.”
“Bir şey olduğuna eminim. Sesinden anlaşılıyor.”
Eleanor beni çok iyi tanıyordu. Ondan bir şey saklayamazdım. “Kötü bir rüya gördüm.”
“Nasıl bir rüyaydı.”
“Anmak istemediğim bir türdü.” Gözlerimi açtığımda hissettiğim tüm korkuyu tekrar hissettim. “Sen ölmüştün.”
Eleanor’un çok büyük olmayan gülüşünü duydum. “Endişe etme bu sadece bir rüya.”
Huzur verici söylerinin arasında dikkatimi çeken bir şey oldu. Eleanor’un sesi banyodan gelmişti. Bu mümkün değildi. Küçük evimde üç oda vardı yalnızca ve mutfaktan banyoya geçmenin tek yolu olduğum odadan geçiyordu. Kendimi koltuktan atmam ile banyonun önünde olmam bir oldu. Aralık kapıyı düşünmeden açtım. Bomboş banyo beni karşılıyordu. Anlam veremiyordum olanlara. Bir yanılsama olmalıydı. Eleanor hala mutfakta olmalıydı.
Arkama dönüp mutfağa ilerlediğim sırada mutfaktan Eleanor’un sesini duydum. “Doğru olan bu değil.”
Bu da ne demek oluyordu? Doğru olan bu değil ise doğru olan neydi? Mutfağa girdiğimde ışıkları açtım. Eleanor burada da değildi. Dış kapının açıldığını duydum.
“Hoşça kal, Russell.”
Kapının kapandığı sırada son gördüğüm Eleanor’un eliydi.
Bir kişiyi almaya geldiğim evden iki kişi ile çıkmıştım. Eleanor’un kız kardeşi elimden tutmuş, beni arabama doğru sürüklüyordu. Eleanor’un kardeşine direnmeden peşi sıra gidiyordum. Attığımız her adım ile beraber Eleanor geride kalıyordu.
“Ön koltuğa ben bineceğim.”
Küçük kız beni çekmeye devam ederken başımı çevirip Eleanor’a baktım. Düşünceli bir ifade ile arkamızdan geliyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde dudaklarını hareket ettirmeye başladı. Eleanor’u duyamıyordum ama dudaklarını okuyabilmiştim. ‘Özür dilerim.’ diyordu. Düşünceli bakışlarının ardını şimdi anlayabiliyordum. Kardeşinin ısrarları sonucu ikimizin eğlencesi bozulmuş, üstüne üstlük kardeşinin beni uğraştırmasından endişe ediyor olmalıydı. Küçük tatlı kız, bize nasıl bir sorun olabilirdi ki? Her şey yolundaydı. Bunu bilmesi gerekiyordu.
Eleanor’a kocaman gülümsedim ve koşturmaya başladım. “Ablanı arabaya almayalım.”
Küçük kız hemen arkamdan koşturmaya başladı. Neşesi kulakları dolduruyordu. Eleanor’a ufak bir bakış attım. Düşüncelerinden sıyrılarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arabanın önünden geçerek şoför tarafına ulaştım. Küçük kız arkamda kalmıştı. Birkaç adım sonra arabanın yanına varacaktı. Yüzü neşe doluydu.
“Siz ikiniz, beni sakın burada bırakmayın!”
Eleanor’un koşturduğunu gördüğüm gibi arabaya bindim. Hemen arkama küçük kızda yolcu koltuğuna oturdu. Ben arabayı çalıştırdığım sırada pencereyi açtı ve dışarıya sarktı. “Biz gidiyoruz abla.”
“Russell…” Eleanor cümlesini bitirmeden pedala bastım. “…sakın!”
Önünden geçip giderken koşturmayı bıraktı. Küçük kızın kahkahası motorun sesine karışıyordu. Sağ aynadan Eleanor’a baktım. Olduğu yerde duruyor, arkamızdan bakıyordu yalnızca. Yüzündeki ifadeyi seçemiyordum ama biraz sinir olmuş olmalıydı.
“İleri sokaktan geri dönüp ablanı alalım mı?”
“İki sokak sonra geri dönelim.”
Ablasını sinir etmek isteyen küçük kıza hayır diyemedim. Geri döndüğümde Eleanor’un yüzündeki ifadeyi merak ediyordum.
Tek gördüğüm Eleanor’un ta kendisiydi. Tam karşımda benden uzaklaşıyordu. Onu bulabilmek için günlerce kırmızı bir çizgiyi takip etmiştim. Sesimi duyurmaya çalışıyordum ama beni duymuyordu. Benden uzaklaşmaya devam ediyordu. Onu durdurmak zorundaydım. Gitmesine gerek yoktu. Birlikte mutlu olabilirdik.
Kırmızı saçları her zaman olduğu gibi göz alıcıydı.
Eleanor ilerlemeye devam ettikçe arkasında kırmızı çizgi oluşmaya devam ediyordu. Her adımımda ona biraz daha yaklaşıyordum. Şimdi hemen önümdeydi. Onu durdurabilmek için elimi uzattım. Ona dokunma ile tüm tüylerim diken diken oldu. Sıcak bir sıvı elimi kaplamaya başladı.
Korku beni sarıyordu. “Eleanor?”
Eleanor’un saçı kanıyordu. Eleanor gözlerimin önünde ölüyordu. Hemen önümdeydi ve ben onu kurtaramıyordum. Tek görebildiğim kırmızının kendisiydi.
Aylar sonra tekrar buraya gelmiştim. Bu sefer içeriye girdiğimde diğerleri gibi olmayacağını düşünüyordum. Bu sefer benimle birlikte Eleanor da vardı. Bir şeylerin farklı olmasını umuyor, bir şeylerin değişmesini istiyordum. Eleanor’un farkında olmaları benim için yeterliydi.
Yanılmıştım! Yemek masasına oturmuştuk ama onlar hala kavga ediyordu.
Annemin ve babamın kavgası arasında göz ucu ile Eleanor’a baktım. Sessiz sedasız sandalyede oturuyordu. Her şeyin bitmesini bekliyordu. Buraya gelmemiz en başından beri hataydı. Değişmeyeceklerini bilmeliydim. Bir umuttu benim ki, Eleanor’un hatırana bir kez olsun, bir akşam yemeği kavga etmeyeceklerini düşündüm. Hatanın en büyüğü benimdi. Nasıl bir aileydi benim ki? Daha iyi bir yetişkin olamıyorlar mıydı? Daha iyi bir aile düşündüğüm zaman kendimi kötü hissediyordum. Neden kendimi kötü hissediyordum? Daha iyi bir aileye sahip olabilirdim. Diğer ailelerden ne eksiği vardı? Bu bir soru değildi aslında.
“Yeter artık! Sizin kavgalarınızdan bıktım. Görüşmeyeli aylar oldu ve aynısınız. Her yemekte bir bahane buluyor ve bir şekilde kavga başlatıyorsunuz.” Kavga etmeden olmuyor muydu? Yalnızca benim için biraz daha iyi geçinemezler miydi? Ben çok önemli değildim aslında. Eleanor için kavga etmemelerini istiyordum. Eleanor içindi isteğim. “Bugün bir misafirimiz var ve siz yine de kavga ediyorsunuz. Daha başka diyecek bir şey bulamıyorum.” Annem bir şey diyecek oldu. Onun sözünü elimle kestim. Açıklamasını dinlemek istemiyordum. “Gidelim Eleanor.”