Odanın içerisinde dört dönüyordum. Kendimi köşeye sıkışmış, sıkılmış hissediyordum. Nereye gidersem o, nereye bakarsam oydu. Her yerde her zaman benimle beraberdi. Düşüncelerime saplanıp kalmıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir çözüm bulamıyordum dışarıya çıkmaktan başka.
Benim nefes almaya ihtiyacım vardı.
Her attığım adımda, her düşüncem ile geriliyordum. Sinirlerim sıkışıyor, patlamaya biraz daha yaklaşıyordum. Etrafı dağıtmak, parçalamak istememe rağmen tüm öfkemi içimde tutuyordum. Bunu daha ne kadar başarabilirdim? Sonraki adımımı sakince atabileceğimin bir garantisi var mıydı? Buradan uzaklaşmalıydım. Çok uzaklara gitmem gerekiyordu. Nereye gideceğimin bir önemi yoktu. Yalnızca bu odada daha fazla durmamam gerekiyordu. Hemen ceketimi aldım ve dış kapıya yöneldim. Hızlıca kapıyı açtığımda arkadaşım ile karşılaştım.
“Russell?” Merdivenin ilk basamağına oturmuş yaslandığı duvardan ayrılıyordu. Onu görmezden gelerek merdivene ilerledim. Basamakları hızlı hızlı iniyordum. “Hey, nereye gidiyorsun?”
Merdivenin sonuna yaklaşıyordum. Arkadaşım arkamdan seslenmeye devam ediyordu. Durmamı ve onunla konuşmamı istiyordu. Konuşacak ne vardı? Tanrıya ne kadar öfkeli olduğumdan, içimde bulunan büyük boşluktan, Eleanor’u ne kadar çok yanımda istediğimden yoksa ne kadar çok ölmek istediğimden mi bahsetmemi istiyordu? Tüm bunları ona söylediğimde ne değişecekti? Kendimi rahatlamış mı hissedecektim?
Apartman kapısının yanına geldim. Kapıyı açıp çıkmak üzereyken arkadaşım beni omzumdan tuttu. ”Eleanor’un yokluğunda gözlerin kör mü oldu?”
Gözlerinin içine baktım. Omzumu çekerek elinden kurtuldum. Dışarıya adım attığım gibi sokağın karşısına park ettiğim arabama ilerledim.
İçimde büyük bir coşku ile zile bastım. Kapı açılmadan önce son bir kez daha kravatımı düzlettim. Kapı açıldığı zaman Eleanor’un babası beni karşıladı. “Hoş geldin Russell.”
“Merhaba efendim, Eleanor’u almak için geldim.”
“Son hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyor, seni biraz oyalamam için beni yolladı.” Eleanor’un babası ile karşılıklı güldük. Sonra beni baştan aşağıya süzdü. “Şık görünüyorsun.”
“Teşekkür ederim, hazırlanmak çok vaktimi almadı.”
Aklına ansızın bir şey gelmişti. “Ufak ama önemli bir şey vereceğim sana. Hemen geliyorum.”
Beni kapının önünde tek başıma bırakıp koridor boyunca ilerlemeye başladı. Vereceği şeyin en olduğunu merak ediyordum. Koridorun sonunda yatak odasına girdi. Birkaç dakika sonrasında Eleanor’un babası koridorda belirdi. Yanıma geldiğinde elinde ufak bir kutu vardı. Kutuyu bana uzattı. Kutunun şeffaf kapağı altında sade görünen kravat iğnesi duruyordu.
“Kravatın daha iyi görünmesini sağlayacak.”
Kravat iğnesini kutusundan çıkararak kravatımı sabitledim. “Teşekkü-”
Koridorun ilerisinde Eleanor’un kapalı odasının açıldığını gördüm. Sonunda bu bekleyiş sona eriyordu. Eleanor’u görebilecektim. Kapıdan ilk önce Eleanor’un kız kardeşi çıktı. Hiç bize bakmadan kapıdan çıkacak olan Eleanor’a bakıyordu. Önce beyaz elbisesini bir ucunu, sonra ise kendisini gördüm.
Kelimeler o an yetersiz kaldı. Koridor boyunca bana doğru yaklaşan beyazlar içerisinde bir melek görüyordum.
Duyduğum tek ses araba motorunun sesiydi. Farların aydınlattığı yolda araba sürmeye devam ediyordum. Zifiri karanlık havada amaçsızca yolları geride bırakıyordum. Hangi yoldan gideceğim, ne tarafa döneceğim, yolun sonunda nereye varacağımı hiç düşünmüyordum. Yarı açık pencereden soğuk hava girerken asla durmamak üzere gaz pedalına basıyordum.
Eleanor’dan kaçıyordum. Tüm anıları biriktirdiğimiz evden kaçıyordum. İnkar etmeme rağmen yardımını sonlandırmayan arkadaşımdan kaçıyordum. Onun içinde bulunduğu koca şehirden kaçıyordum. Her şeyden önce kendimden kaçıyordum. Ayağım gaz pedalından çekemezdim.
Kendimden kaçmanın tek yolu buydu.
Mezuniyet partisinin olacağı mekan çevresinde zar zor park yeri bulmuş, bir başkasına kaptırmadan arabayı park etmeyi başarmıştım.. Arabanın önünden ve arkasından insanlar mekana doğru ilerliyor, caddede ki diğer arabalar ise yer bulmaya çalışıyordu. Arabaya bir park yeri bulduğumuza göre şimdi diğer insanlara katılabilirdik. Eleanor’a baktığımda etrafımızdan geçen insanlara bakıyordu. Her şey yolunda görünüyordu yalnız bir şey dışında. Eleanor’un gülen yüzünü göremiyordum. Buraya eğlenmek için gelmiştik. Eleanor’a seslenir, neyi olduğunu sorabilirdim ama aklımda daha iyi bir fikir vardı.
Arabayı tekrar çalıştırdım. “Ne yapıyorsun?”
“Partiden önce gitmemiz gereken bir yer var.”
Park ettiğim yerden çıkıp yola koyuldum. Dikiz aynasından baktığım sırada bir arabanın az önce ayrıldığım boş yere yanaştığını gördüm. Bir dahaki sefer bu kadar kolay park alanı bulamayacaktım ancak buna değerdi.
Ayağımı gaz pedalından çekmeyecektim. Üstüne üstlük sonuna kadar basıyordum. Araba gittikçe hızlanıyor, hızlandıkça motoru daha yüksek sesle kükrüyordu. Yavaşlamaya veya durmaya niyetim yoktu. Gözlerimi sonuna kadar açmış, farların aydınlattığı yola bakıyordum.
Hızlandıkça aklımdaki sesler kesiliyordu. Her saniye ölüme biraz daha yaklaşıyordum. Ayağımı gaz pedalından çekmek için bir sebep yoktu artık. Bütün dikkatim yoldaydı ve tek duyulan ses motorun sesiydi. Gözlerimi bir an bile yoldan ayırmıyordum. Gösterge paneline bakmaya gerek duymuyordum. Ne kadar hızlı gittiğimi bilmek istemiyordum. Ayağımı gaz pedalından asla kaldırmadığım sürece arabam asla beni yarı yolda bırakmayacaktı.
Nerede olduğumu, bu yola nasıl geldiğimi, hangi yolda ilerlediğimi bilmiyordum. Bir patika yoldaydım. Yolun çevresini seyrek ağaçlar kaplıyordu. Koca yolda bir başıma gidiyordum. Ellerimin altında direksiyon titremeye başladı. Direksiyonu daha sıkı kavradım. Arabam kükrüyor ve benim için gidebildiği kadar hızlı gidiyordu. Direksiyonun titremesi biraz daha arttı. Arabam limitlerinde olmalıydı. Daha fazla hızlanabilmek için haykırıyordu. Yapabilirdi, yapmalıydı. Buna ihtiyacım vardı. Her şeyden bu şekilde kaçabilirdim. Böylece her şey o zifiri karanlıkta kalıyordu.
Yola odaklanmakta zorlanmaya başladım. İlerideki tabelaları ve yolu seçemiyordum. Tüm dikkatimi yola vermeye çalışıyordum. Titreyen direksiyonun şiddeti birdenbire arttı ve o an arabanın kontrolünü kaybettim. Arabanın arkası savruluyordu. Büyük bir panik ile direksiyonu çevirerek arabayı kontrol altına almaya çalışıyor, bir yandan frene basıyordum. Arabanın kontrolünü sağlayamıyordum. Arabanın arkası savrulmaya devam ediyordu. Öten lastikleri duyabiliyordum. Arabayı yolda tutmaya çalışırken yolda kontrolsüzce dönmeye devam etti. Arabanın arkası şiddetli bir ses ile birlikte düştü. Tekerlekler yoldan çıkarak toprak alana geçmişti. Araba kısa bir süre daha kaydıktan sonra sarsıntı ile durdu.
Ben tek parçaydım. Araba tek parçaydı.
Farların aydınlattığı karşıdaki ağaçlara bakıyordum. Motordan çıkan hırıltıyı duyuyordum. İçimdeki birikmiş tüm öfkeyle bağırdım. Sonuna kadar içimdeki tüm öfkeyi atmaya çalışıyor, nefesimin yettiğince bağırıyordum. Var gücümle direksiyona vurmaya başladım. Her şeyin acısını çıkarıyordum. Sesim kesildiği zaman direksiyonun iki ucundan tutup başımı direksiyon dayadım. Göz yaşlarımı tutamıyordum.
Hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimden dolayı ağlıyordum.
Eleanor’un yanında olamadığımdan dolayı ağlıyordum.
Mezarın başında dökemediğim göz yaşlarından dolayı ağlıyordum.
Arabayı durduğumda ikimizde mezarlığa bakıyorduk. Durgun bakışların ardındaki gerçeği görebiliyordum. Annesinin yokluğunda bu kadar nasıl mutlu olduğunu düşünüyordu. Biraz daha ileriye gittiyse eğer kendisine kızıyordu. Böyle olmasını istemiyordum. Eleanor’a gülmek yakışıyordu. Hayat her şeye rağmen devam ediyordu.
Eleanor bana baktı. Gözlerinin içi parıldıyordu. “Teşekkür ederim.”
“Anneni görmeye gidelim mi?”
Beni onaylaması ile kapıyı açtım. Aracın önünden geçerken Eleanor’un gözlerinin içine bakıyordum. Onu çok seviyordum. Yolcu kapısının yanına varınca onun için kapıyı açtım. Bana baktığı sırada dışarıya çıkabilmesi için elimi uzattım. Bir eli ile benim elimi tutarken diğer eli ile elbisesinin önünü tutuyordu. Elimden aldığı güç ile ayağa kalktı. Kapıyı arkasından kapattım ve koluma girmesi için dirseğimi ileriye uzattım. Usulca koluma girdi. Dünya üzerindeki en iyi çift biz olmuştuk.
Nereye bastığımıza dikkat ediyorduk. Arabadan uzaklaşıp daha da derinlere ilerlerken Eleanor’un gözü ileride sabitlendi. Baktığı mezar taşını görüyordum. Mezar taşının yanına gittiğimizde hemen önünde dizlerimizin üzerine çömeldik. Bir önceki geldiğimiz sefer gibi mezar taşını nazikçe okşamaya başladı. Büyük bir hasret gidermeye çalışıyordu.
“Nasılsın anne?” Karşılık alamayacağı o soruyu bir kez daha sormuştu. Eleanor’a baktım. Gözleri çoktan dolmuştu. Söyleyeceği şeyleri aklında toparlamaya çalışıyordu. Mezar taşına bakmaya devam ederken göz yaşları daha fazla dayanamayıp taşmaya başladı. “Seni çok özledim anne. Nadiren yokluğunu fark ediyorum. Yokluğunu fark ettiğim anlar ise canım yanıyor. Sonra bununda geçeceğini biliyorum. İkimizi ayıran kanser, beraberinde yeni kapıları araladı. Şimdi çok mutluyum. Harika bir hayatım var anne. Yanımda Russell var. Senin yokluğunu dolduramıyor ama benim için elinden geleni yapıyor. Ayakta durmamı ona borçluyum. Onu çok seviyorum.”
Eleanor’un elinden tutup parmaklarımı parmaklarına kenetledim. “Annen şu an sana karşılık veremiyor olabilir ama her zaman seni izlediğine eminim.”
Göz yaşlarına rağmen yüzünde bir gülümseme vardı.
Bu gerçeğin farkına varmam gerekiyordu. Kaçmaya çalıştığım her vakit hiçbir şeyden kaçtığım filan yoktu. Kendimi kandırmanın bir başka yoluydu. Arabanın kontrolsüzce savrulması her şeyi gözler önüne sermişti. Arabayı kontrol altına almaya çalışmıştım. Ölmek için bu kadar çabalarken, her şeyi geride bırakabilecekken direksiyona her zamankinden daha sıkı kavramıştım. Var gücümle hayatta kalmaya çalışıyordum.
Çünkü ölmek istemiyordum.
Eleanor’un ölmesine alışamamıştım. Onu öldüğü gerçeği çok ağır gelmişti. Onun yanında olduğum, ona söylediğim tüm cümlelerin altında eziliyordum.
Hayat her zaman devam ediyor; bu söz dudakların arasından ne kadar da kolay çıkıveriyordu.
Hayatın devam ettiği düşüncesine katlanamıyordum. O olmadan nasıl ayağa kalkacaktım, nasıl yürümeye devam edecektim?
Başımı yavaşça direksiyondan kaldırdım. Dakikalardır direksiyona gömülmüştüm. Artık ağlamıyordum. Tüm öfkemi arabamdan çıkarmıştım. İçimdeki boşluğa rağmen o büyük öfkeyi göremiyordum. Tüm olanları unutmamıştım. Tanrıya kızmaya devam ediyordum ama tanrıya karşı gelemezdim. Tanrı oradan bir yerden izlemeye devam ediyordu.
Gaz pedalına bastığımda tekerlekler olduğu yerde kısa bir süre döndükten sonra toprağa tutunmayı başardı. Yavaş bir şekilde ilerliyordum. Tekerlekler yola çıkmadan önce arabanın altında takırtılar geldi. Takırtıları umursamadan geldiğim yolda ilerlemeye başladım. Eve gidecektim şimdi. İlerledikçe sağ arka taraftan belli aralıklarla inleme sesi geliyordu. Tekerleğin sertçe toprağa vurması ile yamulmuş olmalıydı. Arabam ilerlemeye devam ettikçe yanlış yaptığımı ve canının yandığını belli ediyordu.
“Durman gerekiyor, frene bas Eleanor.”
Gümbürtü ile araba durdu. Arabanın hemen önünde çöp konteyneri duruyordu. Ben ona bakıyor, o bana bakıyordu. Arabanın ön tamponu hasar almıştı. Hemen arabadan indim. Arabanın önüne doğru ilerleyip tampona bakıyordum. Çiziklerle beraber bir göçük vardı. Barız bir şekilde kendisini belli ediyordu. Düşünceler içerisinde göçüğe bakıyordum. Şoför koltuğunda oturan Eleanor’a baktığımda tüm düşüncelerimden sıyrıldım. Gözleri direksiyona sabitlenmiş, arabamı çarptığı için kendine kızıyordu. Arabam için üzülmüştüm kesinlikle ama düzeltilemeyecek bir şey değildi. Göçüğe geri baktığımda artık o kadar da büyük görünmüyordu gözümde.
Hemen arabaya geri döndüm. “Arabayı sürmeye devam etmeli-”
“Özür dilerim Russell, arabanın senin için ne kadar…”
“Eleanor?”
“…önemli olduğunu biliyorum.”
“Eleanor?” Beni hiç dinlemiyordu. Arabadan inmeye yeltendiğinde kolundan tuttum. “Sen ne yapıyorsun?”
“Daha fazla sürmek istemiyorum.”
“Bir defa çarptın diye pes mi edeceksin. Ben senin sürmeni istiyorum.”
Gözlerinin içindeki endişeyi görüyordum. “Bir kez daha çarparsam eğer?”
Yüzüme kocaman bir gülümsem yerleştirdim. “Bir daha tamir ettiririm ve sen bir daha çarpabilirsin.”
Geri döndüğümde merdivende arkadaşımı göremiyordum. Dış kapıyı açarak evin içerisine girdim. Doğruca yatağa ilerliyordum. Ceketimi hiç durmadan çıkardığım gibi koltuğun üzerine fırlattım ve kendimi yatağa attım.
Gözlerimi yumduğumda orada yalnızca Eleanor vardı ama biliyordum ki, o hayalden başka bir şey değildi. Gözlerimi her kapattığımda o orada olacaktı. Beni bekleyecek, bana gerçek olduğuna ikna etmeye çalışacaktı. Bugün gözlerim açılmıştı. Kaçmaya çalışmam anlamsızdı. Bunu her zaman biliyordum ve her zaman reddettim.
Şimdi ne yapmam gerektiğini biliyordum.
Mezar taşının üzerine tünemiş bir karga görünüyordu. Mezarın karşısında genç bir kız ayakta dikeliyordu. Başını gökyüzüne kaldırmış bulutlara bakıyordu. Bulutların arasında bir kadının siması belirmiş, mezarın başında dikilen kıza bakıyordu.
Eleanor’un harika görünen resimlerinden biriydi ama bu konu hakkında konuşmak istemiyordum. Daha önce yaptığım şey pek fazla hoşuna gitmemişti. Bu onun resmiydi ve on aitti.
Elimdeki defteri Eleanor’a uzattım. “Diğer resimlerin gibi harika.”
İçimdeki düşünceleri bastırıyordum. Bu düşünceler, Eleanor’a göre değildi. Sessizce kahvemden bir yudum aldım. “Bir süredir düşünüyorum. Bu resmi paylaşmak istediğime karar verdim.”
Yeni bir gün daha.
Aynanın karşısında kendime bakmayı bırakıp hazırlanmam gerekiyordu. Üzerimdeki kıyafetleri teker teker çıkardım. Küvete girdiğim gibi suyu açtım. Başımdan aşağıya süzülen su tüm bedenimin titremesine sebep oldu.
Suyu kapattım. Aynanın önünde saçlarımı kuruladım. Üzerime geçirdiğim bornoz ile kıyafet dolabımın yanına gittim. Dolabın kapağını açtığımda ne giyeceğimi biliyordum. Kıyafetlerin arasında biraz arandıktan sonra siyah takım elbisemi buldum. İyi görünmem gerekiyordu. Bu bizim ilk randevumuzdu.
“Eleanor seni sevdiğimi bil. Seni her zaman seveceğim.”
Telefonu elime aldım. Telefona uzun uzun bakıyordum. Arkadaşımı aramak istemiyordum ama ona büyük haksızlık etmiştim. Rehberde arkadaşımı buldum. Daha ikinci çalmasında telefon açılmıştı. “Russell?”
“Merhaba dostum, sana haksızlık ettim.” Cümlenin devamını getirebilmek için soluklandım. “Eleanor’un yanına gideceğim. Yalnızca bilmeni istedim.”
“İstersen bende-”
“Yalnız olmak istiyorum.”
Cebimdeki telefon çalmaya başladı. Kimin aradığına baktığımda günümü her zaman güzelleştiren kişi arıyordu. Daha sesini duymadan mutluluğum katlanmaya başlamıştı.
Telefonu açtığım gibi kulağıma götürdüm. “Eleanor-”
“Ben Eleanor’un babasıyım.” Sesinde büyük bir acı vardı. “Bu haberi benden duymanı istedim.”
Birdenbire tüm mutluluğum kayboldu. Aklımda birçok soru dolaşıyordu. Tüm bedenim titriyordu. Telefonu düşürmemeye çalışıyordum. “E-Eleanor i-iyi mi?”
“Eleanor öldü…”
Arabayı durdurduğumda yan koltukta duran bir demet güle bakıyordum. Günlerdir anlamsız yollar üzerinde ilerleyip durdum. Sonunda ise ilerlemem gereken yolu buldum.
Karşıya baktığımda arkadaşımın arabasını gördüm. Beni bir kez daha dinlememişti çünkü benim iyi olmamı istiyordu. Karşılıklı arabaların kapılarını açtık. Bir demet gülü aldığım gibi dışarıya çıktım. Arabanın önünden geçerek mezarlığa ilerliyordum. Arkadaşım bana yaklaşırken elimle durmasını işaret ettim. Bu yalnız yapmam gereken bir şeydi. Bunu o da biliyordu ve olduğu yerde durdu.
Buraya ikinci gelişimdi. Zamanla günler birbirine karışacaktı. Kaç kez geldiğimi hatırlamayacaktım. Bu böyle olacaktı değil mi? Biz insanların özelliğiydi unutmak, unutup yenilenmek…
Her adımımı dikkatle atıyordum. Yatan bir başkasını rahatsız etmek istemiyordum. Yoluma devam ediyordum. Sonunda onu gördüm. İlk gördüğümde olduğu gibiydi. Orada, toprağın altında beni bekliyordu. Mezar taşının üzerindeki ismi okuyordum. Tekrar tekrar okuyordum. İnanmak istemiyordum ama yazan isim, onun ismiydi. Gerçek buydu. Mezar taşının önünde dizlerimin üzerine çömeldim. Mezar taşını nazikçe okşamaya başladım.
“Nasılsın Eleanor?”
Bir kalabalık etrafımı çevrelemişti. Hepimiz birden boş bir mezarın etrafında toplanmış, bir tabuta bakıyorduk. Tüm bu insanlar neden toplanmıştı? Ölen gerçekten Eleanor muydu?
Bu gerçek olamazdı. Gördüklerimin gerçek olduğuna inanmıyordum. Onun benden ayrıldığına, yanımdan ayrılıp çok uzaklara gittiğine inanmak istemiyordum. Onu bir daha göremeyecektim. Yokluğunda kalbimde büyük bir boşluk hissediyordum. O artık yoktu, artık yanımda değildi. Bu nasıl olabilirdi? Kesinlikle, bir rüya olmalıydı, aklıma daha mantıklı bir şey gelmiyordu. Uyanmak ve bir an önce ona kavuşmak istiyordum ama bu rüyaya sıkışıp kalmıştım. Etrafımdaki herkes bu gerçeğe inanmam için ellerinden geleni yapıyordu. Bu gerçeğe inanmayacaktım çünkü…
Onu seviyorum.
Karşılığı gelmeyecek o soruyu sormuştum. Bu sorunun anlamını şimdi anlıyordum. Mezar taşına bakıyordum yalnızca. Aklım karmakarışıktı. Düşüncelerimi toparlayamıyor, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Söyleyecek birçok şeyim var gibiydi. Bir kez konuşmaya başlarsam eğer hiç susmayacaktım. Tüm kelimeler boğazıma düğümleniyordu. Gözlerim dolmaya başladı.
İçimde bir daha onu göremeyeceğimin acısı vardı.
“Bunu sana hiçbir zaman söylemedim. O kadar güzel değildin ve şimdi diyebiliyorum ki, bunun hiçbir zaman önemi olmadı. Seni benim gözümde güzel yapan birçok özelliğin vardı. Her zaman yüzünden düşürmediğin o gülümsemen, benim göremediğim şeyleri görüp hayattan zevk alabiliyor olman, zekiydin; zekan aşık olduğum bir diğer şeydi kesinlikle. Ben sana daha bir şey söylemeden benim nasıl olduğumu anlıyor ve bana nasıl olduğumu soruyordun. Bugün o günlerden biri değil. Ben nasıl hissettiğimi sana söyleyeyim. Sensiz içimde büyük bir boşluk var. Bu canımı çok acıtıyor. Şuraya yanına yatmak istiyorum. Beraber gökyüzünü seyretmek ve bir kez daha güzel gülümsemeni görmek istiyorum.”
Hiç sesimi çıkarmadan önümdeki mezar taşına bakıyordum.
Eleanor’u toprağın altına gömmüşlerdi. Bunu yapanlar onu bir daha göremeyeceklerini, onu ne kadar çok sevdiklerini söylüyordu. Her biri onun için göz yaşı döküyordu. Hepsi yalandan başka bir şey değildi. Hava kararmaya başladıkça birer birer gitmeye başladılar.
Mezarlığın sessizliğinde düşüncelerim içerisinde kayboluyordum. Mezar taşına bakmaya devam ediyordum. Üzerinde Eleanor’un adı yazıyordu. Toprağın altında yatan Eleanor olamazdı. Beni evde bekliyor olmalıydı. Beni birazdan arayacak ve iyi olduğunu söyleyecekti. Böyle olmalıydı ama mezar taşının üzerinde onun adı yazıyordu. Öylece ayakta dikeliyor, tüm sessizliğim ile mezar taşını seyrediyordum. Gerçeği sindirmeye çalışıyordum.
Omzuma bir el dokundu.
Elimdeki bir demet gülü mezar taşının önüne bıraktım. Vedalaşma zamanı geliyordu. Artık kendi ayaklarımın üzerinde durma vakti gelmişti. Eleanor olmadan bir anlamı olmasa da hayatın, yine de hayat benim için devam ediyordu.
Göz yaşlarımı sildim ve cebimden gümüş kolyeyi çıkardım. Doğum günü hediyemin onun yanında durmasını istiyordum. Gümüş kolyeyi mezarlığın köşesine astım. Mezar taşına bakarken yavaşça ayağa kalktım. Hava kararmaya başlamıştı. İçimdeki boşluk varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Kalbim sızlıyor, canım yanıyordu ama kendimi biraz olsun rahatlamış hissediyordum. Eleanor benim kaçmak istediğim biri değildi.
Tanrım onu yanına al ve koru lütfen.
Şimdi gitme zamanıydı. Eleanor’un saçlarını bir kez daha okşadıktan sonra arkama dönüp ilerlemeye başladım. Her adımda Eleanor’u geride bırakıyordum. Arkama dönüp baktığımda yalnızca güzel anıları hatırlıyorum.
Pes etmiştim, ondan kurtulmanın tek yolu eve gitmekti. Bir süre donuk ifadeyle yüzüne baktım. O da bana bakıyordu. Aklımdan geçenleri düşündüm bir an. Ta ki gözlerinin içerisinde gördüğüm şeye kadar. Gözlerinin içerisinde üzüntü vardı. Beni anladığını düşünüyordu.
Sonra vazgeçtim her şeyden.